www.soL.org.tr
‘İşçi sınıfının ayağa kalkması lazım’
23 Nisan 2007, Pazartesi

77 1 Mayısı’nın üzerinden 30 yıl geçti. İşçi sınıfı ve örgütler yeniden Taksim’e çıkma hazırlıkları yaparken O günü yaşayanlarla sohbet ettik.

soL: O dönemde işçi sınıfının durumundan biraz bahseder misiniz?
Veyis İncesu (Böhler Sert Maden Fabrikası Baştemsilcisi):
Demokratik kitle sendikaları olarak, özellikle DİSK’te örgütlü sınıf hareketini bir lokomotifi olarak görüyorduk ve o tarzda bir eğitim, emek-sermaye çelişkisinin çok keskin olduğu bir süreçte, -tabi demokratik kitle örgütlerinin de öne çıkması ve tabii sınıf bilinciyle donanırsa ancak- başarılı olacağına inananlardandık o dönemde. Bilgimiz oranında, yeteneğimiz oranında, gücümüz oranında işçi sınıfına katkı sunmak, önderlik konumuna, eğitim alarak, bilinçli bir sınıf hareketinin eğitimini alarak, bu hareketin ezilen insanların, sömürülen insanların sınıf hareketi içindeki örgütlü gücü olan sendikalar içinde örgütlenmek durumundaydık ve örgütlendik 1970’te. O süreç, Maden-İş ile gelişiyordu; ilk eylemi DGM direnişi oldu. “Yas eylemi” ilan etti DİSK ve tüm bağlı kuruluşlar da onun adını yas eylemi koydu. Ama resmen iş durdurmaydı. Beş gün işyerlerini kapattık. O zaman yine baş temsilciydim ben. Orada da çok büyük kayıp verdik. Benim şahsen şansım, yaşlı bir genel müdürümüz vardı, o süreçte gittim adamın kapısına dedim ki eğer bu fabrikanın güvenliğini sağlamak istiyorsan, beraber fabrikayı koruyalım. Ancak biz eylem yapıyoruz, direniş yapıyoruz. DGM’ye karşı sendikamızın aldığı karar bu, biz bu karara uyacağız, eyleme katılacağız. Siz eğer fabrikanın güvenliğini istiyorsanız, fabrikayı koruma adına beraber bu eylemi hazırlayalım. Adam yaşlıydı, ondan yararlanarak tutanak altına aldık, genel müdürün imzasını attırdı. Ve biz beş gün yas eylemini yaptık. Sonuçta tutuklamalar başladı. Demirel, “bu komünist bir harekettir, bölücü bir harekettir” dedi, o zaman başbakandı. Arkadaşlarımızın çoğu içeri girdi, işyerlerinden atıldı. Bizim elimizde o tutanak olduğu için, sendikaya götürdüm, avukatlarımız vasıtasıyla mahkemede “müdürün izniyle yapılmıştır” diye tutanaklara geçti ve ben dört arkadaşımızı kurtardım o şekilde.

1 Mayıslara biz gerçekten bir düğün havasında hazırlanırdık, hiç abartmadan söylüyorum. Biz 1 Mayıs’ın gelmesine altı ay öncesinden başlardık hazırlıklara. Çünkü o bayram yasaklanmış, emeğin bayramı yasaklanmış. ‘76 1 Mayısını nasıl bir coşkuyla kutladıysak, ‘77’yi de o rahatlık içerisinde, işyerlerindeki servis araçlarımızı 1 Mayıs’a götürmek için görevlendirdik. Sendikanın öyle bir etkisi vardı ki, Maden-İş gerçekten başlı başına iktidardı zaten. Örgütlü gücü vardı, sendikalar örgütlü güçtü. O bayram havasıyla ‘77’de Boğaz Köprüsü’nü geçtik, Zincirlikuyu’nun ordan araçlar giremedi. Akın akın insan seli vardı, işçilerin pankartları vardı. Biz taa ordan Dolmabahçe’den ve Gümüşsuyu’nun çıkışıyla beraber Taksim alanına vardığımızda saat iki buçuk falandı. Yürüyüşler sekiz buçuk, dokuzda başladı, ancak iki falandı hatırladığım kadarıyla, meydana geldik, simitlerimizi yiyorduk, oturduk alanlara. Bir bayram havası, şenlik havası, davul zurnalar, oynayan arkadaşlarımız, yaşlısı genci… Mesela bizimle birlikte gelen 70 yaşında ninemiz vardı. Tam heykelin önünde oturduk biz. Sahiplenme, dağılmama anlamında gruplar halindeydik. Kemal Türkler çıktı, konuştu. İnanır mısınız, o bayramları… artık ben o katliam durumunu anlatmayacağım, anlatmak istemiyorum. İnanın genç kuşak, onu yaşayıp görmeniz lazımdı. Öyle bir sevinç, öyle bir hava vardı ki. Resmen çekemediler, emperyalist güçler, hain güçler çekemediler o havayı, o topluluğu. Hiç abartmıyorum, 400–500 bin insan vardı. Yani sığmadı alana. Bütün örgütler oradaydı, herkes gelmişti. Yalnız faşistlerin giremeyeceğini, her pankart onu ilan etmişti. Taşınan o dövizler arabaların üzerindeki, tabi Türkiye İşçi Partisi (TİP), Türkiye Komünist Partisi (TKP) çok büyük destek vermişlerdi demokratik yürüyüşlere. Biz öyle bir bayram yaşamamıştık, daha sonra da kutladık. 1977 1 Mayısı’nı emperyalist güçler kara bir leke olarak, katliamı bize korku seli olarak yaşattılar, ama inanın o güçten korktukları için yaptılar. Hatta insanlara öyle bir öcü gibi göstermişlerdi ki, anti-propaganda olarak, esnaf hep kapatmış gitmişti, içecek su bulamadık. Çünkü bir ay iki ay öncesinden anti-propaganda başladı, işçi sınıfının bayramının komünist bir ideoloji olduğunu, en gerici ülkelerde bile kutlandığı halde, bizim ülkemizde maalesef yasaktı.

Neler diyorlardı?
İncesu:
Özellikle sağın radikal uçları, hem saldırılarıyla, hem medyasıyla, işte Demirel'i düşünün o dönemin, sonradan demokrat olanlardan. Aslında onun üzerinden kanlar akıyor, işçi sınıfının en büyük katillerinden birisidir çünkü. Nasıl anlatayım?

Eğer dönersek şimdiki harekete, 60 yaşındayım şu anda 47 doğumluyum. Sınıf hareketinin hiçbir eyleminden geri durmadım, hâlâ devam ediyorum ve yüreğimdeki o his… Çocuklarıma da, gelecek kuşaklara da aynı hissi yaşatmalıyız… Ama mevcut sendikaları gördüğümde, eski anılarımıza eski sınıf hareketine baktığımız zaman, acaba mevcut işçilerde mi bir hata var, gerileme var, yoksa sendikal hareket mi geriledi, diyorum. Çok büyük bir fark var. Örgütlenme vasfını yitirmiş sendikalar. Tamam, işyerleri kapanabilir ama Türkiye’de işçi sınıfı hâlâ duruyor, milyonlarca insan işsiz. Sömürü koşulları daha da ağır. Gizli işsizlik alabildiğine büyük. Fakat buna yönelik sendikal çalışmaların beni tatmin etmediğini, o hareketin yüzde ellisini bile görmüyorum, sendikalar erimiş durumda. Tüm sendikalara soruyorum, tanıdıklarım var. Mevcut mevziler kaybedilmiş durumda. Bilemiyorum, karamsar değilim, geleceğe güvenle bakmak istiyorum. Özellikle genç kuşağa… İşçi sınıfı hareketi içerisinde duyarsızlığın ortadan kalkması lazım. Çünkü bir işçinin sağcı olmaması lazım. Sömürü koşulları altında yaşayan, emeğinden başka bir şeyi olmayan bir insanın sağcı olabilmesi… Ama yozlaşmanın varolduğunu her alanda görebiliyoruz, semtlerimizde, sokağımızda. Bu işçiler arasında da mevcut. İleriye yönelik ne olabilir, bilemiyorum. Diğer arkadaşların da katkısıyla zenginleştirebiliriz. Benim de bu konuda düşündüklerim var tabi.

Kemal Bulut (Profilo fabrikasında işçi temsilcisi): Aslında ben Demirel’in bir lafıyla başlamak istiyorum. İşçi sınıfı hareketinden gelişmişliğinden rahatsızlığını şu şekilde dile getirmişti: “Bu memleketi ben mi yöneteceğim? DİSK mi yönetecek?” Ben bunu niye söyledim? İşçi sınıfı hareketinin ulaştığı boyut ve tarafını bilinçli olarak, politikalarını belirlemesi… Doğal olarak Demirel sermayenin temsilcisi ve sermaye ülkeyi yönetmek istiyordu. Buna sol işçi sınıfı da talip olmuştu, platformda yerini almıştı. Bu işçi hareketinin nereye varacağı zaten aşikârdı. Burada esas şey şuydu: O dönem işçi sınıfının hem dezavantajları vardı, hem avantajları vardı. Bir kere sosyalist sistem denen bir yapı vardı, ne kadar kötülerlerse kötülesinler. Özellikle Avrupa’ya gidenler, Demokratik Almanya’dan geçiyorlardı, diğer ülkelerden geçiyorlardı. Oradaki yaşamı görüyorlardı, özgürlükleri görüyorlardı, paylaşımı görüyorlardı. Mesela o zaman en militan Nazlı Ilıcak’tı Sovyetler Birliği’ni eleştiren yazılarıyla, DİSK’i eleştiren yazılarıyla. Eleştirdiği iki nokta vardı: Birisi şuydu: Bunlar çok geri kalmış kültürel olarak, köylüler tavuklarıyla uçağa biniyorlar. Tabi biz ondan kendimiz başka şey çıkartıyorduk o eleştirirken. İkincisi, marketin önünde kuyruk varmış, kocaman general de geçmiş kuyruğa, sıra bekliyormuş. İşte bunları eleştirirken, aslında işçi sınıfına da gerçekleri anlatmış oluyordu. Bir yanı bu. Burada tangır tungur tenekelerle, arabalarla kaza yapıyorlardı, hâlâ da öyle, orada ise şehirden şehire insanlar gezerken, köylü tavuğuyla birlikte uçağa biniyor yani! Tabii işçilerin bir bu avantajları vardı. Bir de gerçekten özellikle TİP’in kuruluşuyla birlikte, büyük bir olanak daha yakalandı. Köylerde kentlerde, “nedir bu İşçi Partisi, ne yapmak istiyor?” soruları soruldu. İşte 13 tane milletvekili seçti, kavga etti Demirel ile, bunların hepsini beraberce yaşadık. TKP’nin, diğer partilerin, sol örgütlerin çalışmaları, bu da işçi sınıfına hem güç veriyordu, hem destek veriyordu. Üçüncüsü de sendikaların başarısı. Yani Türk-İş ile işler yürümemiş, devlet sendikası, her şey devletin iki dudağı arasında. “Örgütlenelim belki yöneticisini değiştiririz” deniyor ama olmuyor. Sonunda TİP’in devrimciliğiyle, o dönemki diğer solun da katkılarıyla, DİSK kuruluyor. Şu anlayışla kuruluyor; nerede grev varsa, nerede yürüyüş varsa, nerede çadır açılıyorsa, çadırın önünde “yaşasın sosyalizm” yazıyordu. Biraz ücret artışı vs. için çıkılıyor greve ama pankartlarda “yaşasın sosyalizm” yazıyor. Burada sendikanın da vardı rolü, sendikal anlayışın da vardı rolü. Yani DİSK, o dönemki sendikalar, sadece ücret sendikacılığı değil, işçi sınıfının kendi iktidarının yolunu göstermek için de çabalıyorlardı. Böyle üç tane avantajımız vardı. Doğal olarak,

Örneğin, bunu da avantaj sayabilir miyiz bilmiyorum ama ben Profilo’da çalışıyordum. Diğer fabrikalardan işverenler beni arıyormuş, “yahu sen militan mı yetiştiriyorsun bize gönderiyorsun” diye. O dönem iş bulamamak yoktu, daha çok montaja dayalı olduğu için her şey. Örneğin bu fabrikada mücadele ediyorsun atılıyorsun, oradan sendikasız bir işyerine girdiğinde orada örgütlenmeye başlıyorsun.

Esas konumuz tabi 1 Mayıs. Şimdi böyle bir DİSK 76’ya hazırlandı önce. Rahmetli DİSK Genel Sekreteri o dönem çok çaba harcadı. İlk hazırlık, ilk mimarı oydu, tabii politik hareketlerle birlikte. Biz onun cenazesini, 1 Mayıs gibi görkemle kaldırdık. Yani bizim fabrikada üç kişi cenazeye gelmemişti. Birisi fabrika elektrikçisi, biri bekçisi, bir de çok hasta olan bir arkadaşımız vardı, ayağında problemi vardı. İşte o 1 Mayıs coşkusu böyle geldi, bilinçli bir coşkuydu, kof bir kalabalık, kof bir coşku değildi. Bu üç tane demin söylediğim şeyden hareketle, içi boş değildi bu büyük kalabalıkların. Mesela 1 Mayıs’a 15 gün kala sendika odasını sanki oradan gelin çıkacakmış gibi süslerdik. Bütün her şey değişirdi, 1 Mayıs ile ilgili karanfiller… Sonra davul zurna hazırlanırdı. Davulun bir tarafına patronun resmi yapıştırıldı, tokmağın vurulduğu yere! Hatta patron gelirdi, derdi; “ya ayıp değil mi, bunu bana benzetmişsiniz!” 1 Mayıs marşı ezberlenirdi. Düşünebiliyor musunuz, büyük bir meydan vardı, çay paydoslarında çıkardı bir arkadaşımız, 300 kişi ile 1 Mayıs çalışması yapılırdı. Herkes koro halinde, 1 Mayıs marşını söylerdi. O asılı olan resim var ya, onu biz fabrikaya asmıştık. Genel müdür geliyordu, “a yapmayın, biz size nerede zincir vurmuşuz?” Sıradan insanlar diyorlardı ki, “ekonomik olarak değil, hani bizim partimiz, serbest mi?” Yani sıradan işçiler o resmin anlamını bilirdi, hangi anlamda özgür değiliz, zincirliyiz…

Bu tabi o zamanki o saydığım avantajlardan oluşmuştu. Mesela biz 300 kişilik fabrikaydık, 32 tane TKP’li vardı. Tabii TSİP’li var, TİP’li vardı, ama ben kendim TKP’li olduğum için onların sayısını biliyorum. Yani 1 Mayıs nedeniyle işten atılıyordu, başka yere gidiyorlardı, bu sefer orda örgütleniyorlardı. Patrona şikâyet geliyordu, “siz buraya militan mı gönderiyorsunuz?” Sayımız yeniden artıyordu yani. En son darbe geldiğinde de içerde arkadaşlarımız vardı devam edenler. Şunu demek istiyorum: 1 Mayıs’a bilinçli gelinirdi. Sloganlar da belliydi. 1 Mayıs’ta atılan sloganlar, o dönem faşizmi yükseltmeye çalışıyorlardı, “faşizme geçit yok, yaşasın sosyalizm!” Şu anda hemen hatırlamadığım şeyler de var. DGM’nin başlangıcı var. Sonuç olarak o dönemi böyle yaşadık, 1 Mayıs’a da böyle gidiyorduk. Bunun gideceği yer belliydi, bunun önünü kesmek gerekiyordu. İşte 1 Mayıs ‘77 bunun ilk provokasyonuydu, önünü kesmek için ilk katliamdı. Zaten Türkiye’de işçi sınıfı bu saldırıyla birlikte gerileme dönemine girdi. Bugün vardığı boyut belli zaten, anlatmaya gerek yok. Ben kimseyi suçlu görmüyorum, bunlar ne biçim sendikacı, şunlar ne biçim partici… Ben; “biz yenildik” diye düşünüyorum. Bir savaşa girdik, kavga ettik. Önümüzü kesmek için, tankıyla, topuyla, silahıyla, ideolojisiyle saldırdılar, yendiler bizi. Bunu sadece Türkiye’de becermediler, bir sürü ülkede, giderek Sovyetler Birliği’nde. Yenildik yani.

Ama onların unuttuğu bir şey vardı. Bitti dediler, bu iş bitti. Bitti propagandası çok tuttu, özellikle politik insanlar üzerinde çok tuttu, politik işçiler üzerinde çok tuttu. Çünkü en büyük baskıyı, en büyük işkenceyi onlar görmüşlerdi. Ve bu onlar üzerinde tuttu. Ama biz bir avuç insan da olsak, kapitalizm sürdüğü müddetçe, işçi sınıfı da olacak; işçi sınıfı olduğu müddetçe onun partisi de olacak, ideolojisi de olacak. Bu kavga bitmeyecek yani burada.

Bugün işçi sınıfının daha avantajlı olduğuna inanıyorum ben. Belki sayısal olarak bunu iddia edemeyiz ama. Biz anlatıyorduk ama bize inanmıyorlardı, “ya artık Amerika’yı kimse yenemez” deniyordu. Biz anlattığımızda bize kimse inanmıyordu. Ama Irak halkı bütün dünyaya mücadelesiyle emperyalizmin aslında o kadar da güçlü olmadığını gösterdi. Bugün bunu biz de kendi ülkemizde göstermeye çalışıyoruz. ABD’den korkma, ülkene sahip çık!

Bu maya tutacak, ben buna inanıyorum. Bu 1 Mayısla, 30 yıl oluyor, 26 yaşındaydım, 56 yaşında yine Taksim’de olacağım!

Dün Valiyi televizyonda seyrettim, çok korkuyor, eli ayağına dolaşmış! İşte gitmeyin, provokasyon var; provokatörlük yapıyordu yani aslında orada. Atalarının yaptığı gibi. Çaresizdi, nasıl Saraçhane’ye izinsiz gittiysek oraya da gideceğimizi biliyor.

O yüzden çok yığınsal olarak gitmemiz lazım, bugün öyle bir çalışma yürütüyoruz. Ben umutluyum işçi sınıfından. Özellikle Yurtsever Cephe çalışmasının işçi sınıfını birleştirici, yani ister tekstilci olsun, ister madenci olsun, ister yeraltında çalışsın, mayası tutarsa, daha çok o dönem anlattığımız politik işçi sınıfı hareketi yeniden sahneye çıkacak, ona inanıyorum.

Yaşadığımız coşkuyu insan söz bulup anlatamıyor. Şu anda hepsi aklımda, 1 Mayıstan 15 gün önce ne yaptık, nerelere gittik, davul zurnayı nasıl hazırladık, yürüyüşe nasıl katıldık. 1 Mayısa bizden, Profilo’dan, 15- 20 kişi gelmemişti, 2000–3000 kişilik fabrika. Yani insanlara ne zorlama var, ne baskı var. Bu artık işçide oturmuştu. Nasıl ki kurban bayramı, ramazan bayramı vicdanlara oturmuşsa, o da artık işçi bayramı oldu, propagandalar tutmadı, “bu komünistlerin bayramıdır, bu dinsizlerin bayramıdır, bu Rusların bayramıdır.” İşçi gülüp geçiyordu, “bu esas sizin dostunuz Amerika işçileri yakmış, onun bayramı!”

Yani katılmamak ayıptı. Yani 1 Mayıs’a işçiler arasında eğer önemli bir mazereti yoksa ve katılmamışsa, çok ayıptı ve onu ayıplarlardı. Suçluluk hissederdi katılamayan. Hiçbir baskı yoktu. İnanın, çok anti-propaganda yapıldı, arkadaşım da anlattı. Bunların önü alınmayacak, militan kadrolar var işçilere baskı yapan, zorla götürüyor, tehdit ediyorlar. Hiçbir baskı, hiçbir tehdit yoktu.

O dönem baş temsilciydim. Gelmezsen seninle görüşürüz gibi şeyler hiçbir arkadaşımın ağzından çıkmadı, biz bunu zaten ayıplardık, öyle şey olur mu? Ona rağmen bizi çok suçladılar. Hakikaten propagandanın bombardımanı altında, zor koşullarda görev yapıyorduk.

Belki biraz nostalji olacak ama bir anımı anlatayım: Eylülden sonra kendimi sorguladım, biz nerede hata yaptık, bir yerde bir hatamız vardı. Geldi bir gecede, 12 Eylül’de, sinek ilacı mı attılar da bu insanlar birden imha oldu? Biz hepimiz örgütlüydük, grev çadırlarındaydık. Ben hemen grev çadırına koştum olayı duyar duymaz, hemen sokakta askerler karşıladı bizi. Şok olduk tabi, biz beklemiyorduk. Yani öylesine gücümüze inanmıştık ki, bu örgütlü güce hiç kimsenin bir şey yapamayacağına inanmıştık.

Ama nerede hata yaptığımızı sorgulamayı başaramadık. Bireysel olarak belki diğer arkadaşlarla bir araya geldik, değerlendirme yaptık, ama bana göre biz kendi örgütlü olduğumuz bölgelerde, fabrikalarda, sendikalarda, hani diyorlar ya, kurtarılmış bölgeler, fabrikalar vardı, doğru.

Biz çevredeki Türk-İş’te örgütlü olanlara hep sarı sendikacı olarak baktık. Hâlbuki sınıf içinde örgütlü olan bizler, o insanların da kurtulması gerektiğine, eğer işveren baskısı altında sarı sendikacılık yapılıyorsa, özellikle kamu kuruluşlarının yapısında…

Bunları kırdık, Ereğli’de kırdık. Yalnız biz onları sarı sendikacılığa bırakmamalıydık diye düşünüyorum. Bu mantığım 12 Eylül öncesinde bunun mücadelesini verirdim. Çünkü işçi sınıfı arasında fark yok. O da emek satıyor ve sömürü altında eziliyor, biz de. Birisi Maden-İş’te, DİSK’te, Petkim-İş’te örgütlü, diğeri Türk-İş’te. Orada çalışan da benim kardeşim, fark etmez ki. Yani işçiler hep bir anadan doğma. Sınıf hareketi içerisinde tarz böyle olmamalıydı, biz o dönem biraz öyle baktık. Türk-İş’tekileri mesela hep gerici gördük. Çünkü kendimizce devrim yapmıştık açıkçasını söylemek gerekirse! Bu biraz daha dar tutulmuş oldu. Ama o bakış açısı sendika yöneticileri için doğruydu da.

Işıtan Gündüz (TİP yöneticisi): Biraz farklı açıdan bakacağım ben. Bir yıl önceden başlıyoruz ama bence daha önceden başlamak lazım. Olaylara baktığınızda birbirine bağlı olaylar ile karşılaşıyorsunuz. Olay Kanlı Pazar’dan başlıyor. Başta Süleyman Demirel vardı. Asker aynı yerdeydi. Kanlı Pazar’da sadece öğrenciler yoktu. Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF) yöneticisiydim ben. İşçiler de vardı. Çünkü Kanlı Pazar’dan önce başlayan bir olay vardı. DİSK 66-67’de kuruldu ve ciddi bir işçi hereketi başladı. Demirdöküm’de kapıları kapatmışlardı. Ben orada öğrenciydim. Singer’de, Otosan’da, sizin bölgede… Ciddi bir işçi hareketi vardı. Ama bu arda yükselen bir ciddi bir anti-emperyalist hareket vardı. Gençlik hareketi vardı.

Kısacası işçi hareketi ve öğrenci hareketi birlikteydi. Çok iyi biliyorum ki, o günlerde Şinasi abi işçilerin sorumlusuydu. Doğrudan onunla beraber çalışırdık. Kanlı Pazar günü 6. filo gelmişti. Süreç biraz daha yükseldi. İşçi hereketi daha da güçlendi. Bu arda kapitalizmin bunalımı başladı.

İkinci olarak 15–16 Haziran’ı görüyoruz. Aynı Süleyman Demirel yine başta. Aynı paşalar var, aynı generaller var. Aynı polis şefleri, aynı gazeteciler var ve aynı şeyleri yazıyorlar. 15–16 Haziran Türkiye’de bir dönüşüme neden oldu. Ben 15–16 Haziran hareketinde de vardım ve içeride de işçilerle beraber yattım. Yükselen işçi sınıfı hareketi bu günlerde gücünü gösterdi ve çok korktular. Eminim korktular.

12 Eylül’de cunta geldi ve bastırdı. Ciddi bir şekilde işçiler işten atıldı. Sendikalar kapatıldı.

Bizler, öğrenci liderleri, Denizler o zaman Bursa’daydı. Bizler beraber dövüştüğümüz işçilerin ne olduğunu öğrendik. Bizimle beraber burjuvazi de öğrendi ki, bu işçiler biraz baş belası.

‘75’ten sonra işçi hareketi yeniden yükseldi. İşçi hareketinde ekonomik mücadelenin yanısıra siyasi istek de vadı. Çok sevdiğim abiler vardı. Hepsi sosyalist olmaya başlamıştı. Demirdöküm öyle. Sungurlar öyle.

Bir baktık ki işçi sınıfında hem güç var hem ekonomik istek var. ‘77’ye geldiğimizde işçi hareketi siyasi anlamda çok yükselmişti. Aşağı yukarı o dönemde ben Kartal’daydım. İşçiler ciddi bir biçimde siyaset konuşuyorlardı.

Örneğin fabrikalarında faşist olmasından utanırdı insanlar. Dinciler de kimliklerinden utanırlardı. Oruç tuttuklarını söylemekten utanırlardı. ‘77 böyle bir dönemdi.

O günlerde gördüğüm şeyler var. İşçi sınıfı hareketi yükselirken o günlerde ben Türkiye İşçi Patisi’nde (TİP) profesyonel olarak çalışıyordum. Onun dışında TSİP vardı. TKP vardı. Şu an baktığımda hâlâ düşünüyorum. Neden üç tane parti vardı? Neden beraber değildi? Hâlâ soru var kafamda. Behice hanımı ben çok seviyordum. Ama tek tek ya da birlikte parti işçi sınıfının bu yükselmesine yetemedi. Partinin bir tanesinin merkezinin dışarda olması da bir nedendi.

Aynı argümanlar vardı. Süleyman Demirel yine başbakandı. Komünist rejimi geliyor, din elden gidiyordu. Onun için 1 Mayıs’a bakarsak; tesadüf, kötü niyetli insanlar, bir grup, devletin dibindeki insanlar falan değil. Burjuvazi bilerek bunu engellemeye karar verdi.

15–16 Haziran’da işçilerde öfke vardı. Ben Topkapı’da yürümüştüm. Tüm işçiler katılmıştı. Engellemesi mümkün olmayan bir öfke vardı. İşçi sınıfı bilinçlenmişti. Süleyman Demirel’i neden vurguluyorum. Türkiye’de burjuvaziyi değerlendiriken adamlarını ve kadrolarını gözden çıkarmamak lazım. Bu adam tesdüfen Kanlı Pazar’daydı. Hepsi hareketin düşmanıydı. MES’in başındaki adam sonrasında cumhurbaşkanı oldu.

1977–80; yenildik. Ama biz harbin bir tanesini kaybettik. En önemlisiydi. Askerlerimizin büyük bir kısmının öldürülmesine neden olduk. Bir kısmı kaçtı. Ama savaş devam ediyor. Dünyada Napolyon da Rusya’ya yenilmişti ama sonunda harbi kaybetti. Hitler de SSCB’ye girdi. Ama harbin büyük bir kısmını kaybetti; savaşı Sovyetler Birliği kazandı.

Burjuvazi başarıyla büyüyüyor. Denizleri, anti-emperyalist hareketi tek başına bir olay olarak görüyor. 1 Mayıs’ta neden bu kadar kalabalıktı. 14 Nisan mitinginde de kalabalıktı. TİP’in Ankara ve bölgesi Ankara’daydı. Biz burdaydık. Başka bi şey vardı. 15–16 Haziran’da da 1 Mayıs’ta da. Bir kavga öfkeyle ve şarkıyla bu kadar büyüyebilir. Bence dünyanın en büyük korosu 1 Mayıs korosudur. Dünyada herkes aynı anda obinlerce insan beraber söylüyor.

Ben hâlâ etkileniyorum. Bence 1 Mayıs bu.

Gençlere tam olarak anlatamıyorum. Baş temsilci demek farklı bir şeydir. Büyük fabrikalarda liderdir. Yani subjektif özellikleri vardır. Temsilci namuslu olmak zorundadır. Çünkü işçi tutar ve atar. Bir sürü örnek vardır.

Fabrika temsilcisi bilmek zorundadır. Hem işini çok iyi bilmeli, hem sendikal mücadeleyi bilirlerdi. İşçi temsilcisi üretimden kopmazdı. Sosyalizmi bilmek zorundaydı ve biliyordu. Baktığın zaman A, B, C fabrikası, başlarında sendika temsilcileri. Böyle yazılıp da yaşanmış bir şey değildi.

Bu nasıl oldu peki?
Işıtan Gündüz:
Yenile yenile, kaybede kaybede.

Veyis İncesu: Bu değeri sırtında taşıyan, bilinci, ideolojik anlamda donanımı neydi? İtiraf ederek söylüyorum. Bir işyerinde temsilci olmak gıpta ile karşılanan bir şeydi. Mesela A fabrikası dendiğinde orada şu kişi var tamam o zaman orda sorun yok. Yarın bir eylem mi var?

Işıtan Gündüz: Onun konuşması Genelkurmay başkanıyla generaller arası konuşması gibi bir şeydi. 1 Mayıs’ta onu görmek mümkündü. Alanda provakasyon olmasaydı. TKP ve işçi hareketi belli bir yerdeydi sonrasında Dev-Yol’cular vardı.

Çatışma başladığında Sıtkı konuşuyordu. Kemal Bey gitti ve “kaçmayın” dedi ve işçiler kaçmadılar. Bu anlatılmış, kitaplarda yazan bir şey değil. Fabrikanın sınıfsal karakterinden. Mesela işçi sınıfının karakteri kitle olarak farklı bir şey. Mesela 15–16 Haziran’da Kemal beylerin yanında bir adam vardı. Sakallı. Hapishanede ispiyonculuk yapıyor, dinci, elini tutmaz gavur falan der. Ama bu adam Kartal’da yürüyüş başladığında küçük bir fabrikada, işçileri görünce bayrağı çekmiş en önde gidiyor. Ve mahkemede de resimlere hep o girmiş. Ama bu tipik bir sınıf tepkisi.

Veyis İncesu: İşyeri baştemsilcisinin kurumsal kimliği sınıf bilinciyle odaklaştığı zaman ortaya başarılı işler çıkıyordu. Sermaye o kadar uyanık davranıyor ve işçileri bölmek için öyle oyunlar deniyordu ki bunların en önemlisi işyeri baştamsilcisini pasifize etmekti. Bu nedenle özellikle aktif gördüğü, başarılı işyeri temsilcilerine maddi imkânlar sunardı. Bunu başaramıyorsa baştemsilcinin yakınında bulunan, başarılı çalışmalarıyla baş temsilci olmaya aday kimselere aynı oyunu oynardı. Böylece ikinci konumdaki kişiyi satın almaya çalışırdı. Ben on yıl işyeri baştemsilciliği yaptım. Mahkemede yargılanırken de bana aynı soruyu sordular. “On yıl boyunca bu işyerinin başında temsilci olabilmek için işçilere ne verdin... Senin bir şeyler vermeden burada kalabilmen mümkün değil!” İnanamıyorlardı. Silahla mı tehdit ettin bu insanları? Nasıl senin istediklerini yapıyorlar?” Benim cevabım netti: Biz onlarla herşeyi kardeşçe ve beraber paylaştık. Onlar da işçi ben de işçiyim. Kalkınmamızı, insan gibi yaşamamızı, çocuklarımızın eğitimini, refahımızı onlarla birlikte ortaklaştırdık. Ben de onlardan biri olduğum için bir çanaktan yeriz. Üretim araçlarının sahibi bizdik.

Sermaye içimize her türlü ajanı sokmasına her türlü oyunu oynamasına rağmen başarılı olamadı. Çünkü işçiler çelik gibi bağlanmışlardı birbirlerine. İşyeri baştemsilcileri normalde sendikalarda belirlenmiş haklarla, işyerinde işçiler gibi çalışmak zorunda değillerdi. Onlar, işçilerin haklarını savunmak, korumak ve onların dertleriyle ilgilenmek durumunda olduklarından aynı zamanda makinaların başında çalışma zorunlulukları yoktu. Ancak, hiçbir zorlama olmadan, bütün işyeri temsilcileri mutlaka ve mutlaka işçilerle birlikte günde bir iki saat bile olsa üretime katılırdı. Maden-İş’in ve DİSK’in örgütlü olduğu her alanda, baştemsilciler özellikle işçiler arasında kıskançlık olmasın “tarafını toplamış da oturuyor ahkâm kesiyor” denmesin diye ve temsilci de üretimden kopmasın ve sınıf bilincinden uzaklaşmasın diye bütün temsilciler paylaşırdık. Biz bir anadan doğduk derdik. İşyeri temsilcilerinin çalışmasını işçiler istemezdi. Sen otur bizim sorunlarımızla ilgilen, işveren bizi yeterince sömürüyor bari sen sömürülme, derdi.

Iştan Gündüz: Bu noktada işyeri temsilcileri varlıklarını gösterebilmek için iki üç yıl mücadele ettiler. Grevlerde sermaye sınıfı çok şaşırdı. İşçiler parayla yetinmiyorlardı, sendika odası (işyeri temsilcisi odası) istiyorlardı. Disiplin kuruluna kimlerin seçileceği önemliydi. İşçi sınıfı demek disiplin demekti. Ama sermaye, parayı verdik işte daha ne istiyorsunuz diyordu. 1 Mayıs’a dönersek, 1980 öncesi ciddi bir örgütlenme vardı. Parti açısından ve bizim açımızdan bakarsak, 1 Mayıs 1977’de işçi partisi vardı. Ancak meydanda etkin olan, görünen işçiydi. Yani kalabalığın sayısı içerisinde de partili sayısı ne kadar fazla olursa olsun yine işçi güne damgasını vuracaktı. ‘77 1 Mayısı’nda işçilerin örgütlü ve tek sesli bir çıkışı vardı. Örneğin sloganlar tek bir ağızdan çıkarmışcasınaydı. Bu açıdan dünyanın en büyük korosuydu. Sıtkı (Çalışkan) kürsüden konuşurken slogan atmıyordu, sadece konuşmasını yapıyordu. Ama işçiler tek bir ağızdan marşları söylüyor ve slogan atıyorlardı. Türkiye İşçi Partisi o meydanda parti olarak vardı ama kitleleri sürükleyen işçinin kendisiydi.

Biz 1 Mayıs’tan on gün kadar önce Mehmet Günsür (parti üyesi idi) ile birlikte çeşitli büyük düğün salonlarında toplantılar düzenledik ve dialar gösterdik. İnsanları davet ettik. Sabah 8 civarında buluşulup Taksim Meydanı’na çıkılacaktı. Biz beklediğimizin kat kat üstünde bir sayıyla meydana yürümeye başladık. Kalabalık öylesine büyük, öfkeli ve doluydu ki. Bakın, kalabalıklar eğer beraber küfretmeye başlarsa içlerindeki öfke siner. Eğer kalabalıklardan bir ses çıkmıyorsa öyle kalabalıktan korkmalıyız. Ama O gün, ‘77 1 Mayısı’nda meydana yürüyen kalabalık, kendine güvenen, öfkeli ama bir o kadar da kararlı, örgütlü olmanın gücünü üstünde taşıyan, yüzüne yansıtmış bir kalabalıktı. İşçiler ne yapmakta olduklarının gayet bilincinde idiler.

O gün neler olduğunu bugünkü kadar hızlı şekilde öğrenemedik. İlk karışıklıktan sonra çoğumuz olayın sadece faşistlerin bir saldırısı olduğunu, polisin kalabalığı dağıttığını duymuştuk. İnanamıyorduk, o kalabalığı polis nasıl dağıtabilirdi ki? Neler olduğunu ertesi gün öğrenecektik. Partiden telefon geliyordu, biz de arıyorduk ama gelen bilgiler net değildi. Çoğu kişiye ulaşılamamıştı. İlk haberlerde yüzlerce kişinin öldüğü de düşünülüyordu.

Veysi İncesu: ‘77 1 Mayısı’ndaki dezavantajımız şu oldu. Bayram havasının rahatlığı ve henüz yeni yeni toplanmaya başlayan meydanda, gün sonuna doğru bazı arkadaşlarımız (özellikle çok uzak yerlerden gelenler) dağılmaya başlamıştı. Bizim o hınca hınç dolu bölgede, artık dağılma saatine doğru oluşturduğumuz boşluktan yararlandılar. Eğer günün ortasında saldırı olsa idi o olaylar yaşanmazdı. Bizi dağıtamazlardı. Gün sonuna gelmiş olmanın rahatlığından faydalandılar. Çoğumuz ertesi gün ancak öğrenebildi o gün orada bir katliam yaşandığını.

Işıtan Gündüz: Halkın Kurtuluşu’nun meydana geldiği zamandı kargaşanın çıktığı an.

Kemal Bulut: Ben ‘77 1 Mayısı’nın son anlarında DİSK görevlisi olduğumdan yaralananları polisle birlikte biz taşıdık. Daha sonra tutuklamalar başlayınca dağıldık. Çok örgütlü bir saldırıydı. Bunu yapacaklardı. 15–16 Haziran’ın intikamını almaları gerekiyordu kendi açılarından. Orada oluşan kalabalığın ne anlama geldiğini ve geleceğini biliyorlardı. Sosyalist ülkelere bir tane daha katılmak üzereydi. Ben ‘77 1 Mayısı’nda bir devrimi ıskaladığımızı da düşünüyorum. Düzen 12 Eylül 1980’e kadar iki şey yaptı. Birincisi, ‘77 1 Mayıs’ta dağıttığı Taksim Meydanı’nda fiziken bize saldırdı. Fiziki olarak sola bir yumruk indirdi. İkincisi ise, solu birbirine düşürmeye çalıştı. Öyle ki ‘80 darbesine gelindiğinde yürütülen kampanyalar sonucunda işçi sınıfında çözülmeler, solda dağılmalar yaşanmaya başlamıştı. Mücadele gerilemeye başlamıştı. Ajanlardan yararlandı. Mesela 12 Eylül’de Doğu’da pekçok sol örgüt birbirine düşmüştü. Önce fiziki darbe, sonra zayıflatma ve sonunda da darbe geldi. Bilinçli bir hareketti. Başta da dedim, Demirel “biz mi yöneteceğiz, onlar mı yönetecek” diyordu. Kapitalizm mi gelecek, burjuva yönetecek yoksa sosyalizm mi gelecek işçiler mi yönetecek, dava buydu. Kaybettik mi? Gerçekte hayır. Türkiye’de geri adım attık Küba’da kazandık. Sovyetler Birliği’nde kaybettik belki ama Venezuela’da kazandık.

Bir başka tespit şu; 12 Eylül öncesi anti-komünizm sol içinde güçlüydü. Partiye karşı anti-komünist, anti-sovyetik ve hatta anti-TKP olarak bir cepheleşme vardı. Şimdi ise sol biraz ders almış görünüyor. Sol yayınları takip ediyorum, görüyorum ki, TKP’ye karşı tutumlarda değişme var. O dönemdeki aşırılıklar yok. Giderek tereddütleri daha kısa zamanda çözülüyor. Önceden TKP’nin ya da Yurtsever Cephe’nin dediklerini ancak altı ay sonra kabulleniyorlardı, şimdi bir aylık sürede tespitlerin doğruluğunu görüyorlar ve hatta giderek ortak adım atmak gerektiğini düşünüyorlar. Bunun en belirgin göstergesi “yeniden işçi sınıfı hareketi” dediğimizde ortaya çıktı. “Ne demek yeniden işçi sınıfı hareketi? Nasıl olur?” diyorlardı. Şimdi bunu anlıyorlar. Yurtseverlik dediğimizde ise, “Ne yurdu ne sevgisi?” diyenler, bunu anlayamayanlar vardı. Şimdi yurtseverlikle ne demek istiyoruz, bunu biliyorlar. Marksist sol için TKP ve Yurtsever Cephe bir cevaptır diye düşünüyorum.

Ben Marksist sola ve sosyalizme dair umutlarımı hiç yitirmedim. Darbeden sonra, Sovyetler Birliği’ne gittim. Oradaki sorunları da görebiliyorduk. Dağılma sürecinde neler oldu, emperyalizm oralarda da neler yaptı anlayabiliyorduk. Oradan ayrılırken yoldaşlarımız bize sarılarak, “düşmanınıza teslim olmayın” dediler. Yunanistan’a da gittim ve orada çok başarılı bir komünist partiyle karşılaştım ve onlarla çalıştım. Bu bana en büyük destek ve ilaç oldu.

Yurda döndüğümde, Sovyetler’in çözülmesi sürecini yaşıyorduk, bir fabrikadan içeri girdiğimde, eski günlerin alışkanlığıyla bir işçi sınıfı görmeyi umarken, elinde bulmaca gazeteleri, at yarışı formları, spor dergileriyle hiçbir fikir üretmeyen suskun ve gerileşmiş bir işçi grubuyla karşılaşınca çok şaşırdım ve üzüldüm. Ama sonra Sosyalist İktidar Partisi’yle (SİP) tanıştım ve yayınlarını takip etmeye başladım. Ve bu işin buraya kadar olmadığını gördüm. Gerçekten bir avuç insan, ille de marksizm dedi, ille de işçi sınıfı dedi. Şimdi 1 Mayıs 2007’de bu çalışmaların ve bu direncin meyvasını alacağız. Ben bu 1 Mayıs’tan asıl bunu bekliyorum.

İlk adım Irak işgaline karşı yürütülen kampanya idi, ikinci adım da bu 1 Mayıs’ta Taksim meydanı olacak. Az önce işyeri baştemsilcileri için de söyledik, önce rüştünü ispat edeceksin. Biz TKP’den bunu gördük. Önce rüştünü ispatladı. Belki bu nedenle ayrı düştü ama şimdi birliğin yolu açılmıştır, çünkü TKP anlaşılmaya başlanmıştır. Bir zamanlar anti-komünizm anti-TKP’dir diyen sol, bugün TKP’nin ustaca mücadelesiyle sola doğru yolu göstermiştir. Olması gereken de budur. Madem sosyalizm diyoruz, madem kapitalizmi yeneceğiz diyoruz, aklın yolu birdir.

Bu 1 Mayıs ile eskiden olmuş ve birbirimize anı niteliğinde anlattığımız 1 Mayıslar’ın coşkusunu yaşayacağız. Benim açımdan 1 Mayıs 2007, 1976’da yaşadığımız 1 Mayıs gibi olacak. Ben bu gücü, Vali Muammer Güler’in yüzünde gördüm. Korkuyordu.

Veyis İncesu: Türkiye’yi tahlil ederken objektif olmak lazım. Üstlerine ölü toprağı atılmış gibi yaşayan işçi sınıfının ayağa kalkması lazım. Daha önce de dedim, hiç sağcı işçi sınıfı olabilir mi? Ben bu savrulma döneminde, 12 Eylül darbesinde üstünden silindirle geçilmiş, yok edilmeye çalışılmış ve yıpranmış gerek kadroların gerekse işçi sınıfının 1 Mayıs’ta ayağa kalkacağına inanıyorum. İnsanlar yaşam standardının, insan gibi yaşama olanaklarının son sınırına geldiler. Artık bunun böyle gitmeyeceğinin farkındalar. Onurlu bir insan bu tabloya baktığında gerçekleri görebiliyor. Bugünün işçi sınıfı aynı zamanda ‘70’li yılların vefakâr, güçlü ve mücadeleci işçi sınıfının çocuklarıdır. Pek çok sıkıntı çektiler, 12 Eylül’ün ezici yükünü aileleriyle beraber taşıdılar. Ancak şimdi sorgulamaya başladılar. Hani iyiye gidecektik? Sorusunu sorup sadece okuyarak değil bizzat mücadele ederek hesabını soruyorlar.

Ben ‘80 öncesindeki mücadele ışığını görüyorum. Ancak bir sorun var ki, sendikal harekette ‘80 öncesinin gücünü ve hareketini göremiyorum. Sendikalar eskisi gibi değil. Militan kadroları, lokomotif olacak ve önderlik edecek kadroları kalmadı. Bugün Türk-İş’te örneklerini görebiliriz. Sendikal hareket vasat durumda.

Işıtan Gündüz: Bugüne kadar 1 Mayısla ilgili bütün toplantı ve eleştirilerde sadece 1 Mayıs ‘77’de olan biten üzerine konuşuluyordu. Bugün ilk defa bu toplantıda işçi sınıfı hareketi açısından konuştuk. Bu çok yararlı oldu. Eğer 1 Mayıslar üzerine konuşulacaksa bunlar mutlaka tartışılmalı.

Sendikalar eskisi gibi değil, ben sendikaları 1965’ten itibaren takip eden ve içinde çalışan biriyim. Sendikalar yerini bir başka oluşuma teslim etti. ‘77 1 Mayısı’ndan itibaren yalnızca insanları değil örgütleri de öldürdüler.

Ama işçi sınıfı şöyle bakmalı bence. Kuşlar göç etti ve bugün geri dönüyorlar. Bugün Yurtsever Cephe, işçi sınıfının örgütlü mücadelesinde yeni bir oluşumdur ve sendikaların açıkta bıraktığı öncü alanı kaplamıştır. Bir ara verilmiştir, kuşlar yeni yumurtaları ve yepyeni müjdeleriyle tekrar yuvaya dönmüşlerdir, işçi sınıfına. Bugün 1 Mayıs’a yaklaştığımız dönemde işçi sınıfının öncüsü olan güç Yurtsever Cephe olmuştur.
yazici   mail