Politika boşluk doldurma sanatıdır. Bu da eski Doğulu bilgelerin sözü. Lenin'in formülasyonunu da biliriz: Yönetenlerin eskisi gibi yönetemedikleri ve yönetilenlerin eskisi gibi yönetilmek istemedikleri durum. Lenin burada -devrimci durumu tanımlarken- aslında bir boşluk tarifi yapmıştır. Ve doldurmuştur, hepimizin bildiği gibi.
Bir de şu ilke var: Bütün Doğulu bilgelerin ve Batılı usta Machiavelli'in ısrarla vurguladığı gibi, politika güç meselesidir. Lafın değil, gücün kadar politika yaparsın. Boşluk her zaman bulunur ama, gücün varsa doldurursun.
Hatta -biraz fazla Makyavelcilik olacak ama- şöyle ifade edelim: Gücün ne kadarsa lafın da o kadar doğrudur! Ulvî düzlemlerde hatalara yol açsa da bu önerme, dünya işlerinde kesinlikle geçerlidir.
Örneğin şu günlerde ABD, Türkiye'de oluşan bir boşluğu dolduruyor. Kızışan Türk-Kürt çelişkisini kim çözecek sorusunun yanıtı boşluktaydı. Bu boşluk ABD tarafından yaratılmadı, zaten vardı; ama ABD tarafından bilinçli olarak büyütüldü. Öyle büyütüldü ki, ancak büyük bir güç tarafından doldurulabilir! Ne "ver kurtul"cular, ne "ez kurtul"cular, ne de "böl kurtul"cular bu boşluğu doldurabildi. Dolduramayacağı boşluğa meyletme eylemine "dolduruşa gelmek" denir. Dolduruşa gelenlerin başarısız olması, boşluğun daha da büyümesine yol açar. Açtı da... Emek güçlerinin yetersiz kaldığı tabloda ortaya bir çözüm bunalımı çıktı.
Ve ABD Kürt sorununu, Türkiye'nin en büyük sorununu "çözüyor". "Bizim oğlanlar"ın çözemediği sorunu "esas oğlan" çözüyor! Şimdi herkes hizaya girecek, önceden söylediğini unutacak ve esas oğlanın çözüm operasyonunda etkili bir yer kapmaya çalışacak. ABD hem Türkiye'de bozulan imajını düzeltecek, hem de çözücülüğünün bedelini isteyecek: Türkiye'nin BOP'a tam teslim olması ve ABD'nin vereceği rolü oynaması. Zaten dava da buydu.
Türkiye'nin hâkim sınıfları ABD'ye kayıtsız şartsız teslim olmuşlardır. Geçtiğimiz hafta bütün hâkim sınıf temsilcilerinin birbiri ardı sıra "tarihi konuşma"larına şahit olduk. Başbakan, Meclis Başkanı, Kuvvet komutanları, Cumhurbaşkanı, Genelkurmay Başkanı, vesaire, vesaire... Buna Irak Devlet Başkanını, Kuzey Irak Özerk Bölgesi Başkanını ve PKK'nın içerdeki ve dışarıdaki başkanlarını da ekleyelim. Ayrıldıkları noktaya birazdan geleceğiz. Ortak noktaları ne? Hangi noktada anlaşıyorlar? Amerikancılık! Amerika artık hangisine vezir görevi verir, hangisine kale-at-fil, hangisine piyon veya hangisini feda eder... Amerikancılık performanslarına bağlı.
Peki, 20 yıldır verilen on binlerce ölü, şehitler, gaziler, faili meçhuller, yakılan köyler, sürülen insanlar, cenazeler, linçler... Vesaire, vesaire... Vatan sağ olsun!
Gelelim konuşmacıların ayrıldıkları noktaya. Yeni bir "rejim kurtarma mücadelesi" başlıyor: İrtica! ABD karşısında hizaya girenler, bu konuda birbirlerine ateş püskürüyorlar. Uydurma değil, böyle bir tehlike var. Kadim bir boşluktur bu! Dolduruşa gelenler arasında bildik bir tartışma başlayacak yine: Bu boşluğu "Ilımlı İslam"la mı doldursak, "salon laikliği"yle mi? Kâhin olmaya gerek yok. Neyle doldurulacağına yine "esas oğlan" karar verecek. Esas oğlanın kriteri ne? Türkiye'ye hangi rengi verirsek, Irak direnişçilerine, Lübnan Hizbullah'ına ve özellikle İran'a yönelik operasyonlarda, kısacası BOP'un önündeki engelleri temizleme yolunda daha etkin rol oynayabilir? ABD'nin vereceği karar yeni Cumhurbaşkanımızı ve iktidarımızı da belirleyecek.
Bir "doldur-boşalt" oyunudur bu!
Peki sosyalistler ne yapacak? Bu oyunu ret mi edeceğiz? Edemeyiz, çünkü bizim coğrafyamızda oynanıyor. Ama ABD'nin satranç tahtasında bir taş olmayı reddedebiliriz, etmeliyiz. Bu, emekçi sınıfların bağımsız politik hattını oluşturmanın ilk adımı olacaktır.
Biz satranç tahtasının içine değil, karşısına geçeceğiz. Oynanan değil, oynayan olacağız. İşte burada muazzam bir boşluk var. ABD'nin, emperyalistlerin ve işbirlikçilerinin dolduramayacağı bir boşluk. ABD'nin her hamlesiyle aslında daha da büyüyen bir boşluk. Bu alanın adı Anti-Emperyalizm.
Bu boşluğu ne sosyal demokratlar doldurabilir, ne milliyetçiler, ne de İslamcılar. Bu da Türkiye'nin bir özgüllüğü. 80 sene öncesine göre yaşanan en büyük değişim budur. Burjuvazisi gericileşen ve içinden devrimci bir ekip çıkarma potansiyelini yitiren bir ülkedir Türkiye. Bu ülkede emperyalizme karşı direnişin maddi gücü başta işçi sınıfı olmak üzere emekçilerdir. O devrimci ekip, artık ancak emekçi sınıfların bağrından çıkabilir (Bu çok önemli konuyu bir başka yazıda derinlemesine ele alırız). Dolayısıyla boşluğu doldurmaya aday tek bir güç var: Sosyalistler.
İşte bizim en büyük dayanağımız budur. Sarsılmaz ve yok edilemez bir dayanak, çünkü sosyo-ekonomik gerçekliğimizden kaynaklanıyor.
Bundan sonrası artık teknik bir meseledir. Kurmayın iradesine, özgüvenine, basiretine ve aklına kalmış bir meseledir.
Kendi gücünü ve karşı tarafın gücünü iyi hesap eden, kendisinin ve karşısındakinin zayıf ve kuvvetli yönlerini doğru tespit eden, yapabileceğini söyleyen ve söylediğini yapan bir kurmay...
Bu konuyu işlemeye devam edeceğiz.
|
Hangi boşluğu doldurmalı? Ender Helvacıoğlu |
|
Hizmet yarışı Ergun Çağlayan |
![]() | Türk-İş: “AB’ciyiz” |
![]() | NATO komutanından itiraf |
![]() | Erdoğan, Londra’da da destek aradı |
![]() | “Teziç istifa edecek” |
![]() | Nikaragua’da ABD-Venezuela tartışması |
![]() | ‘Kakofoni ve gürültü’ |