www.soL.org.tr
Fidel: İmparatorluğun ikiyüzlü politikaları
29 Mayıs 2008, Perşembe

ABD'deki Başkanlık seçimlerinde Demokrat Parti'den aday adayı olan Barack Obama'nın Küba'yla ilgili düşmanca açıklamalarını değerlendiren Küba Devrimi'nin tarihi lideri Fidel Castro, Obama'nın bölgedeki insani ve toplumsal sorunlara çözüm önerememesini eleştirdi.

resim

Havana, 29 Mayıs (Prensa Latina) Fidel Castro, ABD Başkan aday adayı Barack Obama'nın yakın zamanlı konuşmasının, halka açlık dışında bir şey vaat etmediğini söyledi.

Pazartesi günü yayınlanan, "İmparatorluğun İkiyüzlü Politikaları" başlıklı makalesinde Küba lideri şunları belirtiyor: "Devrim emperyalist egemenliğin bir sonucuydu. Biz, devrimi ülkeye dayatmış olmakla suçlanamayız. Asıl değişmesi mümkün ve gerekli olan ABD'dir."

"Küba Devrimi'nin liderlerinin Marti'den ilk öğrendikleri, devrim gerçekleştirmek amacıyla kurulmuş bir örgütlenmeye inanmak ve onun adına çalışmaktır."

Aşağıda Fidel Castro'nun görüşlerinin tamamı yer alıyor.

Fidel Yoldaş'ın görüşleri: İmparatorluğun İkiyüzlü Politikaları23 Mayıs günü Obama'nın konuşmasını dinledikten sonra sesimi çıkarmadan oturmam dürüstlüğe sığmazdı. Barack Obama, Ronald Reagan tarafından kurulan Kübalı-Amerikalılar Ulusal Derneği'nde konuştu. McCain ve Bush'un konuşmalarını nasıl dinlemiş idiysem, onunkini de dinledim. Ona karşı kırgınlık duymuyorum, zira Küba'ya ve insalığa karşı işlenen suçlara ortak değildi. Öte yandan onu savunmaya kalkacak olsam, hasımlarının ekmeğine yağ sürmüş olurdum. Dolayısıyla onu eleştirirken ve konuşması hakkında fikirlerimi paylaşırken temkinli olmaya çalışmayacağım.
Obama ne demişti:

"Tüm yaşamım boyunca Küba'da adaletsizlik ve baskı sürüyordu. Ben kendimi bildim bileli, Küba halkı özgürlüğü tanımadı. Küba'da iki nesil, ömürlerinde demokrasiyi tatmadılar... İşte yarım asırdır tecrübe ettiğimiz korkunç statüko - serbest ve adil olmaktan başka her şey olan seçimler... Bu adaletsizliğe destek olmayacağım; Küba'da özgürlük adına beraber mücadele edeceğiz," diye konuştu, ilhak yandaşı dinleyicilerine. Ve ekledi: "Kübalı-Amerikalı parasıyla oradaki ailelerin Castro rejimine bağımlılığını azaltmanın zamanı geldi... Ambargoyu sürdüreceğim."
ABD Başkanlık seçiminin bu güçlü adayının konuşmasının içeriği, beni bu yazıyı yazmanın sebeplerini açıklama zahmetinden kurtarıyor.

Obama'nın konuşmasında övdüğü, Kübalı-Amerikalılar Ulusal Derneği yöneticilerinden Jose Hernandez, bir zamanlar 50-kalibrelik bir otomatik tüfek ve ayrıca yanında teleskop ile kızılötesi cihazın sahibiydi. Bu gereçler, bir dizi başka korkunç silah ile birlikte, Venezuela'ya kaçırılırken şans eseri yakalanmışlardı. Nitekim söz konusu dernek, Venezuela'nın Nueva Esparta eyaletinde, Margarita şehrinde düzenlenen bir uluslararası toplantıda, bu satırların yazarına suikast düzenlemeyi planlamıştı.

Pepe Hernandez'in grubu Clinton ile eski bir anlaşmayı tekrar ele almak istemiş, ancak Mas Canosa'nın aşiretinin ihanetine uğramışlardı. Öte yandan Canosa, Bush'un 2000 yılındaki hileli seçim zaferinin arkasındaki isimdi, çünkü beriki şahsiyet Castro'ya suikast sözü vermişti, ve tüm taraflar bu vaadi sevinçle karşılamışlardı. İşte ABD'nin çelişkilerle dolu ve çürümüş sistemine artık içkinleşmiş siyaset dolapları.

Başkan adayı Obama'nın konuşması şöyle özetlenebilir: Halka açlık, iyilikseverlik görüntüsü altında para gönderme, ayrıca tüketimcilik propagandası yapmak üzere Küba'ya seyahat izinleri.

Beslenme krizi gibi ciddi bir soruna dair ne öneriyor?

Gıda krizi denen o ciddi sorunla nasıl baş etmeyi planlıyor? Dünyadaki tahıllar, insanlar, ev hayvanları ve her yıl hiçbir uluslararası örgütün durduramadığı dev troller tarafından iliği kurutulan denizlerde giderek sayısı azalan balıklar arasında paylaştırılacak. Doğalgaz ve petrolden et üretmek kolay iş değil. Obama bile, Bush'tan daha iyi bir şekilde tehlikelerin ve zaman darlığının farkında olsa bile, iklim değişikliğiyle mücadelede teknolojinin gücünü biraz abartıyor. Bu konuda demokrat ve eski başkan adayı Gore'dan tavsiye alabilir, çünkü Gore, küresel ısınmanın artan hızının farkında. Yakın rakibi olan ve şimdi başkanlığa adaylığını koymayan Bill Clinton da, Helms-Burton ve Toricelli Yasaları gibi sınır dışı kanunlarda uzman olarak, kaldırmayı vaat ettiği ama asla kaldırmadığı abluka konusunda ona öğüt verebilir.

Şüphesiz, sosyal ve insani açıdan ABD başkanlığına talip olan en ilerici aday olan bu adam Miami'deki konuşmasında ne dedi? "İki yüz yıldır," dedi, "ABD, yarımküremizde yabancıların müdahalesini kabul etmeyeceğini açıkça ortaya koymuştur. Ancak her gün, Amerika kıtasında farklı bir mücadele sürüyor. Sadece yabancı ordulara karşı değil, aynı zamanda açlık, susuzluk, hastalık ve sefalet gibi ölümcül tehditlere karşı bir mücadele. Bu, Port au Prince'deki çocuklar için, Peru dağlarındaki aileler için, kabul edebileceğimiz bir gelecek değil. Daha iyisini yapabiliriz. Daha iyisini yapmalıyız. Güneyimizdeki sefaleti göz ardı edemeyiz, boş midelerin küreselleşmesini destekleyemeyiz." Emperyalist küreselleşmeyi ifade etmek için ne güzel bir tanım: boş midelerin küreselleşmesi! Bu ifadeyi bulduğu için ona teşekkür etmeliyiz. Ancak, 200 yıl önce Bolivar, Latin Amerika'nın birliği için savaşıyordu. Ve yine 100 yıl önce Marti, Küba'nın ABD tarafından ilhak edilmesine karşı mücadele ederken hayatını kaybetti. Monroe'nun söyledikleriyle, Obama'nın iddiaları ve iki yüz yıl sonraki konuşmasında tekrarladıkları arasında ne fark var?

Obama, "Beyaz Saray'da, tam desteğimle çalışacak bir Amerikalar Özel Elçisi atayacağım. Ancak Dış İşleri Hizmetlerini de genişletecek ve Amerika kıtasının unutulmuş bölgelerinde daha fazla konsolosluk açacağız. Barış Birliklerini genişletecek ve genç Amerikalılardan halklarımızı arasında güveni ve bağları derinleştirmek için diğer ülkelere gitmelerini isteyeceğiz" dedi. Bitirirken de, "Hep birlikte, geçmişin yerine bir gelecek seçebiliriz" diye ekleyiverdi. Güzel bir cümle, tarihin insanları olmadıkları kişiliklere sokacağı fikrini veya korkusunu ortaya koyuyor.

Bugün ABD'de, İngiliz sömürgeciliğine karşı ayaklanan 13 sömürgenin oluşturduğu Philedelphia ilke beyannamesinin ardındaki ruhtan eser kalmamıştır. Bugün ABD, ülkenin kurucularının zamanında öngöremediği dev bir imparatorluk haline gelmiştir. Ancak yerliler ve köleler için pek bir şey değişmedi. Amerikan ulusu yayıldıkça yerliler katledildi. Köleler, kadın, erkek ve çocuklar, neredeyse yüz yıl boyunca pazarda haraç mezat satıldı. Hem de Bağımsızlık Bildirgesinde "bütün insanlar özgür ve eşit doğar" denmesine rağmen. Dünyanın nesnel koşulları bu sistemin gelişmesini destekledi.

Obama konuşmasında Küba devrimini anti-demokratik, özgürlük ve insan haklarına saygı duymayan bir sistem olarak betimliyor. Bu, ABD yönetimlerinin ardı ardına ülkemize karşı saldırılarını gerekçelendirmek için kullandığı argümanın ta kendisi. Abluka bir soykırım eylemidir. ABD'li çocukların beyinleri bu utanç verici değerlerle yıkanmasın.

Askeri müdahaleler, Platt düzenlemeleri ve Küba'ya dayatılan ekonomik sömürge sistemi olmasaydı silahlı bir devrime ihtiyacımız olmazdı.
Devrim, emperyal tahakkümün bir sonucuydu. Bunu ülkemize dayatmış olmakla suçlanamayız. ABD'de köklü değişiklikler olabilirdi ve olmalıydı. ABD'nin kendi işçileri, yüz yıl önce, üretici güçlerin gelişmesinin sonucunda sekiz saatlik iş günü talebini dillendirdi.

Küba devriminin liderlerinin Marti'den öğrendiği ilk şey, bir devrim yapmak için kurulan örgüte inanmak ve bu örgüt adına hareket etmekti. Hep daha önceki iktidar biçimlerine bağımlı kalmıştık ve bu örgütün kurumsallaşmasının ardından, oy verenlerin yüzde 90'ından fazlasının oyuyla seçildik. Zaten bu durum Küba'da bir gelenek haline geldi ve ABD'de yüzde 50 gibi komik seviyelerde kalan seçime katılma oranlarına da pek benzemiyor. Komşusunun, hırs, gösteriş, kandırmaca ve iktidarı kötüye kullanma yöntemlerine karşı bizim gibi küçük ve ablukaya alınmış başka bir ülke bu kadar uzun süre dayanamazdı. Bunun aksini iddia etmek, kahraman halkımızın zekasına hakaret etmek olurdu.

Obama'nın büyük zekasını, tartışma yeteneğini ve iş ahlakını sorgulamıyorum. O yetenekli bir hatip ve seçim yarışında rakiplerinden epey önde. Ona her Salı eşlik eden ve cesaret aşılayan eşini ve küçük kızlarını anlayışla karşılıyorum. Bu gerçekten dokunaklı bir insan gösterisi. Ancak bazı hassas soruları da gündeme getirmem gerek. Cevap beklemiyorum, sadece kayıtlara geçmesi için bu soruları sormak istiyorum.

ABD devlet başkanının, hangi gerekçeyle olursa olsun, dünyada bir insana suikast düzenlenmesini emretmesi doğru mudur?

ABD devlet başkanının diğer insanlara işkence yapılmasını emretmesi ahlaka sığar mı?

Terör, ABD gibi güçlü bir ülke tarafından dünyaya barış getirmek için bir araç olarak kullanılmalı mıdır?

Bir ülkeye, Küba'ya, istikrarını bozmak için ceza olarak bir Uyum Yasası uygulanması, masum çocukların ve annelerinin hayatına mal oluyorsa iyi ve gurur duyulacak bir şey midir? Eğer bu iyi bir şeyse, neden bu hak, otomatik olarak Haitililere, Dominiklilere, Karayiplerdeki diğer halklara da verilmiyor ve neden bu Yasa, Meksika sınırında sinek gibi avlanan Meksikalılara veya Atlas ve Pasifik okyanuslarının sularında boğulan diğer Orta ve Güney Amerika halklarına uygulanmıyor?

ABD, kendi vatandaşları için sebze-meyve yetiştiren, badem ve diğer yiyecekleri üreten göçmenler olmadan ayakta kalabilir mi? Sokaklarını kim süpürür, evlerinde kim hizmetçilik yapar, en kötü ve az maaşlı işlere kim koşulur?

ABD'deki doğan çocukları bile etkileyen yasadışı göçmenlere yönelik baskılar adil midir?

Yoksul ülkelerden alınan beyin göçü ve en bilimsel ve aydın beyinlerin sürekli çalınması ahlaki midir ve açıklanabilir mi?

Yazımın başında belirttiğim gibi, ülkenizin uzun süre önce Avrupalı erkleri kendi yarımkürenize yönelik herhangi bir müdahaleyi hoş görmeyeceğinizi söylüyorsunuz ancak bir yandan, dünyanın dört bir yanına, yüzlerce askeri üsle, deniz, hava ve kara güçleriyle müdahale etme hakkı istiyorsunuz. Soruyorum: ABD'nin özgürlüğe, demokrasiye ve insan haklarına saygısı bu mudur? Hangi gerekçeyle olursa olsun, Bush'un deyimiyle, dünyanın altmış kadar karanlık köşesine önleyici saldırı düzenlemek adil midir?

Askeri sanayiye milyonlarca dolar yatırmak, dünyadaki bütün canlıları birkaç kez yok edebilecek güçte silahlar üretmek şerefli ve mantıklı bir iş midir?

Ülkemizi yargılamadan önce Küba'nın, eğitim, sağlık, spor, kültür ve bilim programlarını hem kendi topraklarında hem de dünyadaki diğer yoksul ülkelerde başarıyla uyguladığını bilmelisiniz. Güçlü ülkenizin uyguladığı ekonomik ve mali abluka ve saldırılara rağmen diğer halklarla dayanışma göstermek uğruna dökülen kanlar, çok az kaynakla çok büyük şeylerin yapılabileceğinin kanıtıdır. En yakın müttefikimiz olan Sovyetler Birliği bile bizim başardıklarımızı başaramamıştır.

ABD'nin diğer uluslara önerebileceği tek işbirliği türü, onlara askeri uzman göndermektir. Başka da bir şey sunamaz, çünkü başkaları için canını verecek ve yoksul bir ülkeye ciddi bir yardım sunacak insan kaynağına sahip değildir (yine de Küba, çok iyi bazı ABD'li doktorları tanımış ve onlarla işbirliği yapmıştır). Bunun için insanları suçlayamayız, çünkü toplumda bu tür erdemler kitlesel olarak kendiliğinden gelişmez.

Diğer ülkelerle işbirliği konusunu asla ideolojik ihtiyaçların gölgesinde bırakmadık. Katrina kasırgası New Orleans kentini yerle bir ettiğinde ABD'ye yardım önerisinde bulunduk. Zaten enternasyonalist tıp tugaylarımız, ABD'de doğan ve ilk bağımsızlık savaşımızda Küba'nın egemenliği için çarpışarak ölen genç bir adamın, Henry Reeve'in adını taşımaktadır.

Bizim devrimimiz, on binlerce doktoru ve sağlık çalışanını seferber edebilir. Dünyanın herhangi bir yerinde asil bir amaçla çalışacak, insanların haklarını gasp etmeyecek, onların hammaddelerini ele geçirmeyecek bir o kadar öğretmeni ve vatandaşı seferber edebilir.

İnsanların iyi niyeti ve kararlılığı, bir banka kasasına sığmayacak kadar büyük kaynaklar oluşturabilir. Bunlar, bir imparatorun ikiyüzlü politikalarından ise asla çıkmaz.

yazici   mail