www.soL.org.tr
Yerli mi? Yabancı mı?
Tahir Öngür 5 Temmuz 2007, Perşembe

Yeraltı kaynaklarının emperyalist sömürünün talan alanı durumuna getirilmesini açıklamak için örnekleri hep yabancı şirketlerden, onların deyişiyle "doğrudan yabancı yatırım"dan verir olduk. Emperyalist sömürü yalnızca doğrudan yabancı yatırımcılar eli ile mi gerçekleşiyor? Değil elbette.

Yeraltı kaynaklarıyla ilgili ekonomik etkinlikler de, her aşamasında küresel emperyalizmin dünyanın her yerindeki kaynakları talan edişinin, sömürülen ülkelerin doğal sermayesini tüketmenin, o ülke emekçilerinin ürettiği artı değere el konuluşunun, o ülkenin ekolojik dengesinin bozuluşunun, hammaddeler ve endüstri ürünlerinin dış ticaretinde fiyatların hep emperyalist merkezlere daha fazla değer aktaracak şekilde düzenlenişinin, yani her araçla sonuna kadar sömürünün yürütüldüğü bir alan.

Böyle bir sistemde, yerli yatırımcının da küresel sermayenin çıkarlarından özerk olamayacağı kuşkusuz.

Dünyadaki 150'ye yakın ülkenin yeraltı kaynaklarına ilişkin yasaları son 30 yılda Dünya Bankası ve bağlı kuruluşların yönlendirmesi ve denetiminde değiştirilip yenilendi. Bu ülkelerin hemen tümünde yeraltı kaynaklarına ilişkin çalışma alanı değişik derecelerde liberalleştirildi, denetimler zayıflatıldı, çeşitli araçlarla teşvik edilir oldu, kazançların dışarı götürülmesi kolaylaştırıldı, kayıt ve denetim işlemleri yalınlaştırılarak bu alanda yabancı yatırımcıların önü açıldı. Böylece, dünyanın her yerindeki yeraltı kaynakları küresel sermayenin madencilik yatırımlarına açıldı. Bir yandan, kendi ülkelerinde güçleşen madenciliğin yerine hiçbir kayıt ve kısıtlamaya uğramadan az gelişmiş ülkelerde madencilik yapmayı ve hammadde temininindeki sürekliliği korumayı sağladılar; bir yandan da, bütün dünyadaki hammadde ticaretini tam denetimlerine alarak kârlarına kâr katar oldular. Bir örnek vermek gerekirse, dünyada her yıl çıkarılan bakırın borsalarda 4 kez el değiştirdiğini söylemek yerinde olur.

Bu durumda, az gelişmiş ülkelerin yeraltı kaynaklarının çıkarılıp ham olarak satışından başka bir yol bırakılmadı bu ülkelere. Cumhuriyet döneminde emperyalist hegemonyayı kırmış, yeraltı kaynaklarını kamu eli arayıp işleten ve çıkan hammaddeyi kendi sanayiinde kullanan Türkiye'nin güçlü bir madencilik sektörü oluşmuştu. Son 20 yıl boyunca önce kamu kurumları göçertildi; madenciliğe yatırım durdu; istihdam yarıya indi; ülke hammadde dışalıcısı oldu. Sonra, çeşitli teşviklerle yabancı yatırımcı bu sektöre çekilmeye çalışıldı. İstenen başarılamayınca Maden Yasasındaki son değişiklik yapıldı. Şimdi, ülke yüzölçümünün önemli bir bölümü yabancı madencilik şirketlerinin elinde toplandı. Aramalar hızlandı. Yeni yataklar devreye alınmaya ve ilk işletmeler çalışmaya başladı.

Şimdi, ülke hammadde dışsatıcısı, işlenmiş ürün ve metal dışalıcısı oldu. Dış ticaretteki açık hammadde kaynakları nedeniyle daha da büyüdü. Yetmedi, en ilkel ve zayıf teknolojileri bilinen en iyi teknoloji diye ülkemize soktular ve geri dönülmez çevresel yıkımlar başladı. Yüzüne bakılmayacak, yalan ve yanlışlarla dolu ÇED Raporları sessiz sedasız onay görür, karşılaştıkları en küçük zorluk kamu görevlilerince hemen giderilir oldu. Sistem oluştu.

Bu sistem, artık işletmecinin yerli mi, yabancı mı olduğunu önemsiz kılar oldu.

Alın size tipik bir örnek. Hem de çok bildik bir yerden, Bergama Ovacık'tan.

Herkes yakından biliyor, Bergama halkı nerede ise 15 yıldır buradaki altın işletmesine direniyor. Önce, Avrupalı Eurogold, sonra Avustralyalı Normandy, sonra da Normandy'i de alan Newmont sahibi oldu bu işletmenin. İşletmenin çıkarları için ne büyük siyasetçiler, ordu komutanları, basının ünlü yazarları, kamu görevlileri ne çabalar gösterdi. Hukuk çiğnendi. AİHM'nde bile mahkum olan bu uygulamalar yargı kararlarına karşı bugün de sürdürülüyor. İşletmede rezerv tükenmeye, yeraltı işletmesi önemli güçlüklerle boğuşmaya, yargı baskısı yoğunlaşınca Newmont bu işletmeyi önce Frontier Pasific adlı küçük bir tampon şirkete satılmaya çalışıldı; tam o sırada yargıdan yeni bir kapatma kararı çıkıp bir de bu karar uygulanınca bu alış veriş suya düştü. Sonunda, borsada soruşturmaya uğrayan, kaynaklarının bir ayağı ABD'de olan bir tarikatla ilişkili olduğu söylentileri yaygın olan yerli bir grup, Koza işletmeyi Newmont'tan satın aldı. Aynı işletme yöntemi ve aynı hukuk dışılıklar süregitti. Sivil saldırganlardan oluşan bir vurucu güç kullanmaları ve karşıtlarına karşı zorbalık uygulamaları tek yenilikleri oldu. Bir başka yenilikleri daha var ki akıl sır erdirmek olanaksız.

Koza ne yapıyor?
Rezervi tükenmek üzere olan Koza, işletmenin suyunu çıkarmak için başka yerden cevher taşımaya başladı. Önce Gümüşhane Mastra'daki altın madeninden çıkarılan cevher Trabzon Limanı ve Dikili iskelesi yoluyla Ovacık tesisine taşınıp burada işlenmeye, altını çıkarılmaya başlandı. Sonra, Koza'nın Kozak Yaylası'nın 3 değişik yerinde belirledikleri altın madenini çıkarıp kamyonlarla Ovacık'a taşımaya hazırlanıyor.

Ne güzel değil mi? Böylece, maden bulunduğu yerden çıkarılabilir söylencesi de boşa çıkarılmayacak mı?

Hayır. Bu işte bir çapanoğlu var.

Altın da, pek çok öbür metal madenleri gibi her yatakta, her yatağın değişik yerlerinde birbirinden farklı özelliklere sahiptir. Bir yandan cevher mineralinin boyutları, bir yandan birlikte bulunduğu başka minerallerin çeşit ve bolluğu, bir yandan da bunalrın arasındaki bağlar birbirinden farklıdır. Doğa bu açıdan sonsuz bir çeşitlilik sunmaktadır. Bu sonsuz çeşitlilik madencinin işini kolaylaştırmamakta ve zorlaştırmaktadır.

Her yataktan çıkarılan maden, bizim durumumuzda altın farklı biçimde işlenmek zorundadır. Çıkardığınız cevherin içindeki metalin en çoğunu en hızlı ve ucuza elde edebilmek için cevher her bir işletmede farklı bir boyuta öğütülür. Kimi işletmede kapalı kazanlarda (örn. Bergama Ovacık'ta) ve kimilerinde açık havadaki yığınlarda siyanürlü sıvılarla yıkanır. Bir işletmede kullanılan siyanür miktarı bir başkasındakinin bir kaç katı olabilir.  Bir işletmedeki yıkama süresi, bir başkasındakinin bir kaç katı olabilir. Siyanürlü sıvılarla yıkanan öğütülmüş cevher yığını 5 m yükseklikli oluşturulu; kimilerinde bu yükseklik 10 m olabilir. Bütün bunlara karar verebilmek için uzun süreli teknolojik testler yapılır ve seçilecek parametrelerde bir optimizasyon yapılmaya uğraşılır. Yani her bir işletmede farklı işlemler yapılır ve farklı donanımlar kullanılır. Böyle yapılır ki, yapılan yatırımla cevherin içindeki metalin en çoğu kazanılabilsin; tesisin verimi yüksek olsun.

Pekiyi, Mastra'nın altın cevheri Ovacık tesisinde işlenmez mi? İşlenir de, çok düşük verimle işlenir. Önce taşıma giderleri çok yüksek olduğu için, yatağın ancak en yüksek tenörlü küçük bir kesimi çıkarılıp taşınırsa maliyetini kurtarır. Yatağın ancak bu en yüksek tenörlü bölümüyle birlikte, karıştırılarak taşınmadan, yerinde işlenirse değerlendirilebilecek olan daha düşük tenörlü bölümleri yeraltında bırakılarak yapılabilir, bu. Kaynağın önemli bir bölümü bu şekilde bir daha çıkarılamayacak şekilde yeraltında bırakılarak telef edilmiş olur. Taşıma maliyetlerinin yüksekliğinden doğan bu kayıbın yanında, bir de altının cevherden elde edilmesi sırasında doğacak önemli bir kayıp söz konusu olur. Uzaktan taşınan yabancı cevher, özelliklerine uygun olmayan bir tesiste liç edildiğinde, siyanürlü sıvılarla yıkandığında işlemin verimi çok düşük olacaktır. Örneğin Uşak Eşme'deki yığın liçinin verimi yüzde 60'ın altında iken Mastra'dan, Kozak Yaylası'ndan bergama Ovacık'a taşınan  cevherin buradaki tesisteki liçinin verimi olsa olsa yüzde 20-30 arasında gerçekleşebilir.

O zaman Koza ne yapıyor. Çıkarına bakıyor. Az yatırımla, çok kazanmak istiyor. Kaynağı korumak onun umurunda değil. Çevre onun umurunda değil. Ülkenin yeraltı kaynakları telef oluyormuş diye değil; kısa sürede çok kazanmanın yolu nedir diye kafa yoruyor Koza. Ülkenin, ya da Koza'nın endüstri tesislerinin acil gereksinimlerini karşılamak için değil ki bu kestirme yola sapmanın nedeni. Nereden taşınırsa taşınsın bugün Ovacık işletmesinde çıkarılan altın+gümüş doreleri yurtdışına çıkarılıp, orada rafine ediliyor ve sonunda uluslararası borsalarda alıcı buluyor.

Pekiyi, Ovacığı, Kozağı ya da Mastrayı Newmont değil de Koza işletince ne değişiyor. Hiç bir şey. Yeraltı kaynaklarımız yine telef ve talan ediliyor; yine ham olarak dışarıya götürülüyor; ve yine katma değeri yurtdışında gerçekleşip orada kalıyor.

Benzer başka örnekler de var
Ülkemiz yeraltı kaynak çeşitliliği açısından zengin; ama, miktarları açısından zengin değil. Bunun çok az sayıdaki ayrıcasından biri BOR. Bu alanda dünyanın en büyük yatakları ülkemizde. Bu alandaki en büyük, nerede ise tek rakibimiz de Rio Tinto. Yıllardır, Devlet tekelinin yıkılmasına ve kamulaştırma öncesinde olduğu gibi aracılar eliyle yatakların Rio Tinto'nun denetimine sokulmasına çabalanıyor. Henüz direniş kırılamadı. Ama, Rio Tinto başka bir yola başvurdu. Bor'un miktar olarak en çok kullanıldığı alanlardan birinde başka bir alternatifi geliştiriliyor, Soda Külü. Ülkemiz bu kaynakların da dünyadaki en büyük yataklarına ev sahipliği yapıyor. Beypazarı yataklarını işletmek üzere kurulan ve içinde Eti Holding'in de olduğu bir ortak girişim Bayındır Holding'in zor duruma düşmesi sonrasında karışık bir yapıya kavuştu. Grubun için deki Park Holding başı çekmeye başladı. Yıllardır yapılan hazırlıklar tamamlanamadı ve henüz üretime geçilemedi. Ama, aynı Park Holding bir yabancı yatırımcıyla birlikte Ankara'nın burnunun dibinde, Kazan'da başka bir yatağı geliştirmeye başladı. Bu kez grupta Eti Holding değil, Rio Tinto var. Soda Külü, Trona üretimine çok yakında başlanacak. Deterjanlarda giderek daha az bor daha çok trona kullanılacak yakın gelecekte. Hem de, çevre dostu bir ürün denilerek pazarda egemenlik kazanılacak. Borlarımıza el koymayı henüz başaramayan, Avrupa'da Eti Bor'u da içeren bir kartelde bor fiyatlarını yüksek tutup alternatiflerinin araştırılmasına olanak sağlayan Rio Tinto şimdi Park Holding ile birlikte sessiz sedasız Trona yataklarımızı denetim altına almış durumda. Trona da büyük bölümüyle ham olarak satılacak yurt dışına. Burada, yeraltı çözelti işletmeciliğinden ötürü zemin çökmeleri, kirli kimyasal havuzları ve müziç çöevre sorunları armağan kalacak. Park Holding yerli yatırımcı değil mi?

Ya da, seramik endüstrimizin olmazsa olmazı olan hammaddeleri ham olarak dışarıya satmak için birbirini yiyen madenciler, yerli yatırımcı değil mi? 

"Yerli mi, yabancı mı" sorusu anlamsız
Emperyalizm bir sistem. Tekelci kapitalizmin bir ileri aşaması. Yatırımcı uluslararası ilişki ağının kendi burnunun doğrultusuna gidemeyecek bir ögesi. Kazancını en yükseğe çıkarmaktan daha güçlü bir güdüsü olamaz. Onlardan doğal sermayenizi koruyup kollamasını, yeraltı kaynaklarını telef edecek yollardan uzak durmalarını, kendilerinden beklendiği gibi çıkardıkları kaynağı ham olarak dışarı satmayıp ülke içinde kurulu ya da kendi kuracakları tesislerde son ürüne dönüştürmelerini, katma değeri ülke içinde yaratıp istihdama ve kurumsal sermayenin büyümesine katkıda bulunmalarını isteyemezsiniz.

Yaptıkları her şey yasal ve her şey mantıklı.

Onlardan kamu çıkarlarını kollamalarını nasıl beklersiniz ki?

Üretim ilişkileri dönüştürülüp, üretim araçları kamulaştırılmadan gerçek demokrasiye ulaşılmadan böyle bir şey olmaz.

Bunun içindir ki, "Sürüden Ayrılmanın Zamanı Geldi". 

 

yazici   mail