Bir gününüzün kaç saati gözünüz o ekranda? Günde kaç tane müzik klibi, açık oturum, reklam filmi, sinema filmi, tartışma programı, sabah eğlencesine takılıyor gözünüz? Bunların “gözünüze takılması” için kimler, nasıl koşullarda, ne kadar ücret alarak çalışıyor, hiç aklınızın ucundan geçiyor mu? İşte sinema-TV emekçilerinin hal-i pür melali…
Bir gününüzün kaç saati gözünüz o ekranda?
Günde kaç tane müzik klibi, açık oturum, reklam filmi, sinema filmi, tartışma programı, sabah eğlencesine takılıyor gözünüz?
Bunların “gözünüze takılması” için kimler, nasıl koşullarda, ne kadar ücret alarak çalışıyor, hiç aklınızın ucundan geçiyor mu?
En fazla otel odalarında yaşamını yitiren emektar Yeşilçamcılar… Yıllarca hayat verdikleri melodramlardakiler kadar trajik ölümlere sahip olduklarındandır belki de…
Daha fazlası hiçbir zaman gündeme gelmiyor.
Bu kadar çok yaşamımızın merkezine sokulan, ama içinde neler döndüğünden bu kadar habersiz olduğumuz başka bir sektör var mı acaba?
Magazin atışmaları mı?
Yok… Bunların konumuzla hiç alakası yok.
Tersane işçileri, maden işçileri, tekstil işçileri, inşaat işçileri kadar çok çalışan, neredeyse onlar kadar çok iş kazası geçiren, sigortasız çalıştırılan sinema-TV emekçileri…
Bugünlerde mahallemizde, işyerimizin yakınlarında karşılaşıveriyoruz belki. O kadar çok “iş” var ki ortada, Shakespeare’in o meşhur “bütün hayat bir sahnedir”i gerçek oldu sanki. Onun kastettiği bu değil ama neyse…
Ekranlardan bize yansıyan görüntülerdeki şan şöhret, parıltılılık, sinema-TV emekçilerinin hayatına ne kadar yansıyor acaba?
Emin olun, pek fazla yansıdığı söylenemez.
Tamam, şöhretli insanlarla bir aradalar; ama siz hiç şöhretli bir set işçisi, dekor çalışanı gördünüz mü?
Şöhret ne kadar sahteyse, emekçilerin yoğun bir şekilde sömürüldükleri de o kadar gerçek.
Dosyamız kapsamında okuyacağınız yazılarda, bu sömürünün kişisel ve sosyal yaşamlar açısından nasıl bedelleri olduğunu; sürecin nasıl işlediğini; çözüm önerilerini okuyacaksınız.
Biz burada, farklı birkaç başlığa değinelim, kimi sorular sormaya ve yanıtlamaya çalışalım…
Sinema-TV emekçileri yaptıkları işlerden sorumlu tutulabilir mi?
Sermaye düzeninin egemenliğindeki bir toplumsal oluşumda, sinemasal üretime de sermaye sınıfının gereksinimlerinin damga vurması kaçınılmaz. TV’de karşımıza çıkan her tür yapımdan sinema filmlerine kadar, “parayı verenin düdüğü çaldığı” bir işleyişle karşı karşıyayız. TV kanalı sahipleri, tekelleşen yapımcılar, dağıtım şirketleri, medya patronları, uluslararası yapım tekelleri, yerel, bölgesel ve “global” çıkarları doğrultusunda devasa bir çarkı çevirmekteler. Milyarlarca dolarlık bir pazar söz konusu olan. Asıl önemlisi de bu pazarın ideolojik çıktıları. Toplumsal süreçlerde, egemen sınıfın gereksinimleri doğrultusunda, her gün, her an, 24 saat boyunca pompalanan bir ideolojik toplamdan bahsediyoruz. Dinci gericisi, liberali, faşisti, sermaye ile eklemlenmiş veya bizzat kendisi sermaye grubu olan tekellerin yönlendiriciliğinde bir yayıncılıktan bahsediyoruz… Emeğin maddi karşılık ve ideolojik olarak çarpık bir şekilde değersizleştirildiği bir toplumsal dokuda görsel-işitsel üretim, bu değersizleştirmede önemli bir rol üstleniyor. Savaş çığırtkanlığı, militarizm, cinsiyetçi kışkırtmalar, kadercilik ve dinselci propaganda, hemen hemen tüm yapımlara renk çalıyor.
Burada bir ipucu çıkıyor karşımıza: Şu haliyle ekranlardan ve perdelerden üzerimize sıçrayan kepazeliklerden sinema-TV emekçilerini sorumlu tutmak yapılabilecek en anlamsız şey. Ama şu da bir gerçek ki, sinema-TV emekçileri, kendilerinin mahkûm edildiği emek sömürüsüyle hesaplaşmak için, bu “içerik”le de uğraşmak zorunda. Varlığını emek sömürüsü ekseninde örgütleyen sermayeye karşı ideolojik bir tavır almadan, emek süreçleri kadar “içerik”le de uğraşmadan yol almak pek mümkün değil… Sinema-TV emekçileri üretimde itildikleri değersizleşme ve basit bir alete itilme konumundan, ideolojik süreçlere alet edilmelerine de karşı çıkarak kurtulabilecekler…
Sorunlar sektörün olgunlaşmamasından mı kaynaklanıyor?
Hayır! Daha baştan bunu söylemek gerek.
Sektör yeterince semirmiş ve teknik altyapısından dağıtım süreçlerine kadar, ciddi bir sermaye birikimi ile hareket etmektedir. Reklam sektörü, motor gücü olarak her tür altyapıyı getirmiştir bu ülkeye. “Sektörün gelişmemişliği”ne bel bağlayan açıklamalar, tembel sporcuların “tesis yok ki!” açıklamalarının ya da “adamlar yapmış abi!” türü kahvehane değerlendirmelerinin ötesine geçemiyor. Sektörün gelişmemişliği, arkasına saklanılan bir mazeret haline getirilmiştir. Yoğun emek sömürüsü, iş güvencesiz çalıştırma, bu mazeretin arkasına saklanılarak rasyonalize edilmektedir. Bunu söyleyenlere “hangi sektör gelişmiştir bu ülkede?” diye sormak gerekiyor. Bu ülkede “sektörel yetersizlikler ve eksikler” işini bilmeyen uygulayıcılardan değil, emperyalist zincir içinde Türkiye’nin bulunduğu halkadan kaynaklanmaktadır. Türkiye, emperyalizm açısından ucuz işgücü yatağı, sosyal hakların rahatlıkla devre dışı bırakıldığı bir madendir. Bu anlamda sektör hiç bir zaman “mükemmelleşmeyecek”tir. Bu durum suyun başını tutanların işine geldiği için, köle pazarı gibi işleyen “oyuncu pazarları” oluşmuş, işgücü sirkülasyonu teşvik edilir hale gelmiştir. Yani “alan memnun”dur. İşgücünü satanın memnuniyeti ise kimsenin umurunda değildir.
İkinci ipucu da budur: Sinema-TV emekçileri, sektörün “oturması”nı beklemek yerine, kendi birliklerini sağlayarak, hak alma mücadelelerini yükseltmelidir!
AB süreci veya uluslararası sermayenin bu alana el atması meselelerin çözümünü sağlamaz mı?
Yine hayır! Kestirmecilik pahasına bunu da baştan söylemek gerekiyor.
AB süreci, piyasanın daha sağlıklı işlemesini gözetiyor, emek sömürüsünün ortadan kaldırılmasını değil. Üstelik son yıllarda iyice artan “yabancı teknik eleman” çalıştırma konusu, AB süreci sayesinde daha pratik hale getirilmektedir. Buradaki yetişmiş elemanlar işsiz kalmakta, fon desteği almak için ortak yapımlara yönelen yapımcılar, özellikle eski sosyalist ülkelerin nitelikli elemanlarını bu coğrafyaya taşımaktadırlar. Bir kaç ülkeden yapımcıların dahil olduğu ortak yapımlar, bu ülkenin sinemasal üretimini daha çok teslim almaktadır sadece. Giderek, bu çarkın dışında film üretmek imkansızlaşmaya başlamıştır. Bu ülkede üretilen yapımlar, bu memleketin sesini dünyaya duyurmaya değil, kendilerini dünyaya uydurmaya, “format” ve “konu” apartmaya meyilli hale gelmiştir. “Tamamı Türk mühendisleri ve işçilerince gerçekleştirilen”(!) Hollywood filmleri, dizileri ortalığı kaplamıştır. Bu memleketin diliyle konuşmayan, insanlığa bir şey katmayan ucube yapımlar doldurmuştur ortalığı.
TV kanalları satın alan uluslararası tekeller, dağıtım piyasasına hâkim olan çok uluslu şirketler, buraya düzen değil, yoğun emek sömürüsü getiriyorlar sadece.
Dolayısıyla üçüncü bir ipucu daha çıkıyor karşımıza: Emperyalizme karşı mücadele de sinema-TV emekçilerinin bir gündemi olmak zorundadır. Sadece insani açıdan değil, kendilerini kurtarmak için de!
Yoğun sömürü kültürel gelişime de olanak tanımıyor
Sinema-TV emekçilerinin en ciddi sorunlarından biri de, yabancılaşma. Yukarıda söylediğimiz sermayenin ideolojik hakimiyetine “alet edilme” durumu işin sadece bir boyutu. Başka meseleler de var: Hiçbir sinema- emekçisi, mesleki olarak gelişmek için uygun koşullara sahip değil. Ülkemizde düzenlenen festivallere katılıp kendi sektöründe dünyada olup biteni takip etmek bir hak ve sorumluluk olması gerekirken, bir lükstür sinema-TV emekçileri için.
Yaptığı iş üzerine kafa yormak bir yana, durup “neredeyim, ne yapıyorum?” sorusunu sormak bile nadir rastlanan bir durumdur. Yol açtığı kişisel gelişim sorunları bir yana, ciddi sosyal sorunlara kaynaklık etmektedir bu durum. Lümpenleşme, ahlaki çöküntü, bireycilik, madde bağımlılığı gibi bin bir sorun, sinema-TV emekçilerinin tepesinde bir tehdit olarak salınmaktadır sürekli olarak. Bu sorunlar bu sektöre özgü değildir, ama çalışma koşulları, bu sorunların daha da şiddetlenmesine yol açmaktadır bu alanda.
Son olarak bir ipucu daha elimize geçiyor: Sinema-TV emekçileri, mücadele başlıkları arasına mutlaka “aydınlanmacılığı” da katmak zorundalar.
Sinema-TV emekçilerinin karşısındaki güç son derece örgütlü… Hiç zannedilmesin ki para kazanmaya hevesli bir takım cambazlar belirliyor rotayı… TV kanallarının yayın programlarından, sektördeki “taban fiyatlar”a kadar pek çok başlık, kâh büyük yapımcıların, Kültür Bakanlığı yetkilileri, kanal sahipleri ve yöneticilerinin toplantıları, kâh derin devletin (MİT’ten gelen Televole açıklamalarını ve bu açıklamalardan sonra magazin programı formatlarının bile değiştiğini hatırlayınız) müdahaleleriyle şekilleniyor.
İnsanca yaşam, eşitlikçi bir düzen sinema-TV emekçilerinin de hakkı…
Ve hakların, mücadele verilmeden alındığı bir işleyişin örneği dünya yüzünde pek bulunmuyor!