www.soL.org.tr
'Bozuk düzende sağlam çark olmaz!'
6 Aralık 2007, Perşembe

Yapım şirketleri ve sinema emekçileri arasındaki en önemli sorunlar, esnek çalışma saatleri, sigortası işçi çalıştırma ve iş güvencesinin olmaması şeklinde sıralanıyor.

Önder Önsal Dünya sinema piyasasının önde gelen tekellerinin ölçeğiyle karşılaştırıldığında, büyük bir ülke olmamıza rağmen, küçük bir sinemamız olduğunu kabullenmek gerekiyor.

Dünyanın birçok ülkesinde özelikle ABD ve Avrupa’nın kapitalist metropollerinde sinema sektörü ekonomide önemli bir rol oynamakta ve geniş bir alan kaplamaktadır. Türkiye’de bu süreç yeni gelişmektedir. Yurtdışında fabrika usulüyle büyük işletmeler şeklinde kurulu platolar hem film endüstrisinin ölçeğini ortaya koymakta, hem de çalışanların, sektör emekçilerinin asli muhataplarını, “hedefi” görebilmelerini kolaylaştırmaktadır.

Bizim ülkemizde ise bir nevi atölye tipi üretim yapılıyor. Yani ülkede nerdeyse tamamı İstanbul’da ama her biri farklı noktalara kurulmuş platolar söz konusu. Platolar dışında yapılan çekimlerin de belirli bir ağırlığı olduğunu düşünürsek, günlük hayatın akışında ortalama 30-60 kişilik film ekipleri birbiriyle temas etmemekte. Farklı ekiplerde çalışan arkadaşların birbirlerinden haberdar olmalarının ötesinde sinema-TV emekçilerinin bir ortak gündemi ve bunu paylaşabilecekleri bir zemin bulunmamaktadır. Üretim alanının karmaşık ve parçalı yapısı emekçilere yansımakta, tekil işler, sektörün genel gidişatının ve işleyişinin üzerini örtmektedir.

Bu maddi zemin üzerinde, suni gerilimler meseleyi daha içinden çıkılmaz bir hale getiriyor. Bir film üretiminde çeşitli birimler vardır. Bunların kendi içlerinde ve aynı setteki diğer birimlerle çatışmaları söz konusudur. Somutlarsak filmin mekanını bulan prodüksiyon grubu ve reji grubuyla mekanın filmselliğe uygunluğu ve bütçeye uygunluğu bir gerilim konusudur. Ya da mekan düzenlemesi yapan sanat grubu veya ses ekibi sette birbirileri üzerinde egemenlik kurmak için prodüksiyon grubuyla çatışmalar yaşarlar ya da bunu yaratırlar. Bazen set grubu ve sanat grubu arasında iş alanı kavgası yaşanır. Hangi iş kimindir? Bu aslında belli ama sette hâkimiyet kavgasının bir yansımasıdır. Bunlara daha yüzlerce örnek verilebilir. Ekip yönetmeni yönetmen ekibi suçlar iş aksamaya başladığında. Fakat kimse kavganın temelini oluşturan şeyin bütçeyi verimli kullanmak ya da patronla arayı iyi tutma kaygısı olduğunu itiraf etmez. Çünkü bir ideoloji ve ideolojik ayrım bu sektörde gündem haline gelemiyor.

Bu anlamda parçalanmış bir işçi toplamı “teoride ve pratikte” yan yana gelememektedirler. Taşeron sisteminin yaygınlığı da bunu teşvik etmekte, neredeyse tamamının nesnel olarak “emekçi” olduğu bir sektörün çalışanları, birimlere, parçalara ayrılmakta ve “birlik” duygusu ciddi yaralar almaktadır.

Yapım şirketleri sinema çalışanları üzerinde nasıl oyunlar oynuyor?

“Yapım şirketleri ve sinema emekçileri arasındaki en önemli üç sorun nedir?” dersek benim aklıma 1. Esnek çalışma saatleri 2. Sigortasız işçi çalıştırmak 3. İş güvencesinin olmaması, gelir.

1. Esnek çalışma saatleri: Elbette ki bu sadece sinema çalışanlarının sorunu değil. Ancak mevcut iş yasasında bile haftalık çalışma saati 60 saatken ortalama film çekimlerinde 100 saatin üzerinde çalışılıyor. Repo günleri, yani izin günleri dahi çoğu zaman kullanıldırılmayarak haftaya dahil ediliyor.

2. Sigortasız işçi çalıştırmak ya da sigorta giriş çıkışlarından kâr elde etmek meselenin diğer bir can yakıcı hali. Normal şartlarda (?) bir yapımda çalışanların tümünün adlarının mutlaka jeneriğe yazılması ve jeneriğe adı yazılanların sigortalarının mutlaka yaptırılması gerekmektedir. Bugün birçok filmin, daha çok da dizilerin jeneriği, kontrolden geçmemektedir, yalnızca büyük prodüksiyonlar ve devlet yardımı alan projeler inceleniyor. Bu devletin de sigortalanmayan işçilerin durumunu kontrol etmediğini gösteriyor. Ayrıca sigortalama zorunluluğu getirilen projelerde sadece giriş çıkış yaparak işin içinden sıyrılıp daha az prim ödeyerek var olan bütçeye kaynak aktarıyor. Özetle, emek gaspının ve sağlık güvencesi altında işçi çalıştırmamanın nasıl kâr getirdiği çıkıyor ortaya.

3. İş güvencesi olmayan bir sinema emekçisi, karşı koyamaz ve boyun eğen bir tavırla kendine sunulan insanlık dışı koşulları kabul eder. Bu yanındaki sınıf kardeşinin ekmeğine göz dikmeye onu hiçe saymaya ve kendinden olanlara değil de onu satın alanlardan yana olmayı sağlıyor.

Bütün bunların dışında bugün sinema çalışanları, başka sektörlerde çalışan ortalama bir işçiye oranla daha yüksek miktarlarda ücret alıyor. O yüzden kendini işçi sınıfına değil orta sınıflara yakın hissediyor. Ve orta sınıf kültürüyle hayata bakıyor. Bu, madde kullanımının yüksek olmasını, ahlaki yozlaşmayı ve kariyerist bir hayat felsefesini dayatıyor. İdeolojik olarak da bu durum, bu insanları gericileştiriyor. Yani düzene bağımlı kılıyor.

Şirketçi misin, ekipçi mi?
Sinema çalışanlarının bu soruyu kendilerine sormaları gerekiyor. Sorun ne, sorun kiminle ve en önemlisi çözüm ne? Kuşkusuz ki henüz yeterli bir bütünlük ve strateji sahibi olmadan bu konuda manifesto çıkarmak son derece iddialı olacaktır. Ancak sorun çalışanların birbiriyle değil, sorun, parayı ve paranın gücünü kullanan sinema patronları ve sorun emeğimizin hakkını alma sorunu, bu çürümüş düzende yalan hülyalarla yaşama sorunu.

Çözümü söylemek herkes için kolay olabilir ancak gerçekçi olursak bu güne kadar konuşulanlar kısa vadeli çözümler oldu. Bir tek şu konuda netleşmek gerekiyor: Bu düzen içersinde mutlu olmak mümkün mü? Ya da küçük adacıklar nefes alma kanalları kursak ne olur değil mi? Bir yerden başlamak lazım mutlaka…

Hiç yorum yapmadan bitirelim Pir Sultan Abdal’ın sözüyle: “Bozuk düzende sağlam çark olmaz.”

yazici   mail