www.soL.org.tr
Kazanırken kaybetmemek için
Kemal Okuyan 3 Temmuz 2006, Pazartesi

Kemal Okuyan (3 Temmuz 2006, Pazartesi)
Dün, 2 Temmuz 1993'te gerçekleşen Sivas katliamı, aynı yılın 24 Ocak tarihindeki Uğur Mumcu cinayeti ve Mart 1995'te yaşanan Gazi olayları arasında bir bağlantı olduğunu vurgulamış, her üç olayda da Türkiye'de toplumun ve dengelerin test edildiğini hatırlatmıştım.

Üç örnekte de "karanlıkta bırakılan" darbelere yaygın toplumsal tepkiler açığa çıkmış,  dolayısıyla halkın refleksleri yakından gözlenmişti. Bu, üzerinde durduğumuz darbelerin "test" amacıyla gerçekleştirildiği anlamına gelmez. Söz konusu olan, birilerinin gerekli dersleri çıkarması, tepkilere yön vermek istemesi ve onları ölçmeye çalışmasıdır.

Uğur Mumcu'nun kimliği üzerine uzun uzun tartışmak istemiyorum. Onu tanımlayanın solculuk olduğunu hiç düşünmüyorum, özellikle 12 Eylül'le ilişkiler ve  Sovyetler Birliği'ne karşı yürütülen psikolojik savaş açısından Mumcu sola değil başka yerlere hizmet etmiştir.

Bununla birlikte, Mumcu'nun öldürülmesi sırasında ortaya çıkan tepkinin solun toplumsal olanaklarıyla mutlak anlamda ilişkili olduğunu söylemek gerekiyor. Burada elbette kimi tuhaflıklar var ama zaten bir tuhaflıklar ülkesi olması, Türkiye'nin her fırsatta biraz da övünerek dillendirdiğimiz bir özelliği değil mi?

Uğur Mumcu'nun cenaze töreni, Türkiye solunun kendi doğal etki alanından daha geniş bir toplumsallıkla hareket edebileceği ölçeğin sınırlarını göstermiş ve sonunu da getirmiştir. Çünkü Mumcu, ne yaparsa yapsın, solcu olmamakla birlikte Türkiye soluyla temasını çeşitli nedenlerle koruyabilen bir aydındı. Türkiye'nin kurumsal yapısında yer edinen aydınların solla yeniden ve büyük bir hızla mesafeyi açmaya başlamaları Mumcu'nun öldürülmesinin sonrasına rastlamıştır.

Uğur Mumcu bu açıdan da önemli bir hedefti.

Dün çeşitli etkinliklerle bir kez daha protesto ettiğimiz Sivas Katliamı ise, Aleviler arasında soldan kopma isteğini tetikleyen bir olay olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin toplumsal kesimlere mesajlarını biraz "kaba" bir biçimde verme alışkanlığı bir kenara not edilmelidir. Devletin Sivas'taki yangına göz yummasının, Alevilere dönük bir ıslahat çabasının da ürünü olduğunu düşünmek için çok neden vardır.

Nitekim katliam bu açıdan fazlasıyla işe yaramıştır. Aleviler arasında olaylarda Aziz Nesin'in de sorumluluğu olduğu düşüncesi zikredilmeye başlanmış, Alevi örgütlerinde iç sorunlar ortaya çıkmış, aniden burjuva Alevi siyasetçiler büyük paralarla ortalığa çıkmışlardır.

Gazi olaylarından sonra da devletin solu yoksul mahallelerde zayıflatmak için uzun vadeli bir operasyona start verdiğini hesaba katarsak, her üç olayın bir ölçüm ve müdahale aracı olarak ustalıkla kullanıldığı sonucuna ulaşırız.

15-16 Haziran'da da böyle olmamış mıydı? İşçi sınıfı gerici yasalarla "kavgaya çağrılmış", ardından Türkiye proletaryası tarihsel bir kalkışmayla bu yasalara yanıt vermiş ama işçi sınıfının örgütleri devamını getiremeyince, 15-16 Haziran sonun başlangıcı olmuştu.

Buradan nasıl bir sonuç çıkabilir?

Buradan ihtiyatlılığa övgü filan çıkmaz. Çıkması gereken sonuç, ısrarlı olmak ve toplumsal hareketlenmeler sırasında siyasal önderlikle doğrultu açığını kapatacak örgütlülüğe ulaşmaktır.

Nicel büyüklükler ve halkın tepkisi yetmiyor.

Süreklilik ve hedef tutarlılığı olmadan ne halkı sokakta tutabiliyor ne de karşı tarafı geri adıma zorlayabiliyorsunuz.

Mumcu, Sivas ve Gazi'nin bugüne taşınması gereken dersleri arasında bu da vardır.        

yazici   mail