www.soL.org.tr
Öykümüzün adı: Ekim 1912
Tevfik Çavdar 22 Ekim 2007, Pazartesi

Olaylar ve yorumlarla dolu bir haftayı geride bıraktık. üzerinde durulacak öyle çok konu var ki:

- İçeriği anlaşılmayan, birden fazla soruya “Evet” ya da “Hayır” denilmesi istenen referandum garabeti oylandı. Abes’in oylanması kerelerce abes olduğu halde iktidar anlaşılmaz bir inadı sergiledi.

- Ord.Prof “Emperatora” Fatih’in takımı başarısızlıklarına bir yenisini ekleyerek, Harp Okulu nizamında adı okunan şehitleri “Burada” diye yanıtlayan seyirciyi düş kırıklığına uğrattı.

- Merkez Bankası kurulunun gecelik faiz oranını arttırması için “İhracatçılar Birliği’nin” tüm gazetelere tam sayfa verdiği “Dilekçe İlan”a bazı sendikaların imza koymasındaki garabet bizleri derinden düşündürdü.

- 2008 Bütçesinde faiz ödemelerinin 50 milyar YTL, faiz dışı fazlasının 25 milyar YTL düzeyine gelmesi; memura günde 1.97 YTL zam verilirken faizle geçinen rantiyeye günde 153 milyon YTL aktarılması; bunlar yetmiyormuş gibi kur ve hesap oyunlarıyla kişi başına Milli Gelir’in 8000 doların üstüne taşınarak “Ekonomi tıkırında” yalanına zemin hazırlanması...

Geçen hafta tüm bunlara ve daha fazlasına tanık olduk. Ama ben, nice yorumlar yapılacak bu olayların üzerinde durmayacağım. Kalemim yettiği kadar, bir tarihsel gerçeğin, Ekim 1912’nin öyküsünü size anlatacağım. Ülkemin üzerinde yoğunlaşan kara bulutlar, belki de çoğumuzun bilmediği ya da unuttuğu bu öyküyü bana anlattırdı.

Yıl 1912, Ekim ayı. Osmanlı İmparatorluğu İtalya’ya karşı savaşı yitirmiş, Trablusgarp (Libya) ve 12 ada barış antlaşmasıyla bu ülkeye terk edilmiştir. Dersaadet’te (İstanbul) İttihat ve Terakki kendi oyununa yenik düşmüş, Padişah’ın Meclisi Mebusan’ı fesh etmesiyle iktidarı yitirmiş. Yerine Gazi Ahmet Muhtar Paşa Sadaret’inde “Büyük Kabine” diye nitelenen bir hükümet gelmiştir. Hürriyet-i İtilaf Partisi bu kabine yerine Kamil Paşa riyasetinde bir hükümeti işbaşına getirmek için her türlü oyunu oynamaktadır.

Durum böyle iken, Arnavutluk’taki isyanın genişlemesi ile Rumeli karışmıştır. Balkan devletleri (Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan, Karadağ) emperyalist ülkelerin (İngiltere ve Çarlık Rusyası) arkalamasıyla Osmanlılara Berlin antlaşmasının 24. maddesini uygulaması için bir nota vermişlerdir. İstekleri adeta Rumeli’nin terki anlamına gelmektedir. Bunun üzerine ülkede genel bir galeyan havası esti. Peş peşe mitingler yapıldı. Bunların ilki Ekim 1912’de Üniversite öğrencilerinin Babıali’ye yürümeleri ile gerçekleşti. Öğrenciler “Sadrazamı isteriz” diye bağırıyorlardı. Nihayet Sadrazam kapının önüne gelerek konuşmak isteyince talebelerden biri onun sözünü keserek: “Berlin antlaşmasının 23. maddesi çoktan tarihe karışmıştır. Onun yeniden hortlamasını kabul edemeyiz. Siz Rumelinin elden çıkmasına yol açıyorsunuz. Milli menfaatleri, milli şerefi korumanızı istiyoruz” dedi. Sadrazam “Bize inanınız, politikayı ve harbi biliriz” biçiminde yumuşak sözlerle göstericileri dağılmaya ikna edeceği sırada Aka Gündüz (Enis Avni) bağırarak “Paşa hazretleri bizde sizin gibi gazi olmak istiyoruz. Kararınız harp mi, yoksa...” sözleriyle başlayan hamasi bir nutuk verince Gazi Ahmet Muhtar Paşa kalabalığa doğru dönerek “Harp” diye cevap verdi. Bunu izleyen günlerde Hürriyet ve İtilaf ile İttihat ve Terakki de ayrı ayrı Sultanahmet meydanında mitingler düzenlediler. Konuşmacılar arasında Dr. Rıza Nur, Ali Kemal, N.Kelekyan, Boşu Efendi, Dağvaryan Efendi vb. gibileri vardı. Toplantı da Şair Hüseyin Kamil Bey’in okuduğu şiir heyecanı doruğa ulaştırdı:

Aldanma bizim sabrımıza, çünkü kızarsak
Birdenbire dünyayı yıkan dud_ı nihanız
İtham edemez Avrupa artık bizi, zira
Na-muktediri zapt-ı inan-ü heyecanımız.

Bundan sonra göstericiler Beyoğlu’na geçtiler. İngiliz Elçiliği önünde “Osmanlıların öteden beri büyük İngiliz milletine karşı samimi duygularla bağlı olduğu” teyid edildikten sonra Hariciye Nazırı Naradokyan Efendi’nin evi önünde, kendisi lehinde çoşkun gösterilerde bulunuldu.

İttihat ve Terakki mitingi daha disiplinliydi. Konuşmacılar arasında parti önderlerinin yanı sıra Beserya Efendi ile Agop Buyacyanda yer almaktaydı. Aynı günlerde Mihran efendinin “Sabah” gazetesinde Namık Kemal’e değinilerek şu yazı yayınlandı: “Osmanlı Devletinin tabii hududu Tuna hattıdır. Tabii hududumuzu alacağız. Arş Osmanlılar Tuna hattına!

Arkadaşlar harbi alkışlayalım
Osmanlı demek asker demektir
Yaşasın ordu, yaşasın harp!”

Ve Gazi Ahmet Muhtar Paşa’nın “Büyük Kabinesi” kendi isteği dışında Balkan Savaşı’na böyle girdi. Hiçbir Osmanlı bu büyük oyun içindeki emperyalist tuzağı göremedi. Unutmayalım ki emperyalizm yüzyılımızın “Mefisto”sudur.

Peki sonra ne oldu? Bozgun. Bu çöküşün en güzel anlatımı Belgrad Kalesinde, esir Türk Kumandanı Fuat Bey’in, bir tabure üzerinde, başı elleri arasında, toprağa, onun derinliklerine bakarken çekilmiş resmidir. Bir çözülmenin bundan daha somut çizgilerle simgelenişine kolay rastlanamaz.

Artık bütün yollar göçmenlerle doludur. Avrupa’nın en ünlü dergileri bozgunu, umarsız göçü resimlerle yansıtmaktadır. Doğu’ya, İstanbul’a giden trenlere binmek için birbirlerini ezen kalabalıklar istasyonları doldurmuştur. Gelen trenlerde yer olup olmadığına bakmaksızın vagonlara saldırılmakta, bulunan ayak koyacak yere ulaşmak en büyük mutluluk sayılmaktaydı... Herkes taşıyacağı eşyayı sırtına vurmuştu. Topraklar, evler, evlerin içinde bir ömür geçirilen anılarla dolu kanepeler, sedirler, yüklükler hep geride kalmıştı... Karayolları günlerce yağan yağmurdan bir çamur nehrine dönüşmüştü. Gene bir resimde göç arabanın tekerleğinin yarısını görüyoruz. İnsan şaşırıyor, böylesine bir çamur deryasında tekerlekler nasıl dönüyor... O yarım tekerleğin arkasında bir kadın, ayakları çıplak. Kucağında belki bir, belki bir buçuk yaşında bir çocuk. Annenin ve çocuğun gözlerinden bir şey seçilmiyor. Soğukta, yağmurda sadece önlerindeki ilk sıcak menzili düşünüyorlar... resimler birbirini izliyor. Herkesin gittiği yer Dersaadet (İstanbul) Sirkeci İstasyonunun çevresi, meydanlar, yangın yerleri ve de bilhassa camiiler göçmenlerle dolu. Yaralı askerleri, cephedeki son neferleri bile ekmek diye inleyen bir ordu... Ve aç, susuz, sığınacak damsız yüzbinlerce göçmen. Kumandanla başladık yıkımın resmine, bir erle noktalayalım. Bir dinlenme anını gösterir bu resim. Atlar ağaç altlarında yerden bir lokma yiyecek ot aramaktadır. Önde bir hendek. Hendeğin hemen kenarında başını sırtındaki torbasına koymuş, tüfeğini dizlerine dayamış, uyuyan bir Osmanlı askeri. Yılgın, yarınından emin olmayan, savaşın tüm yıkımını uykusuyla unutmak isteyen bir baş eğiş... Rumeli böyle yitirildi. Savaşın sonu ne olursa olsun Balkanların statüsü bozulmayacaktır güvencesini veren “Mefisto” sözünü tutmadı.

Ekim 2007’de, olayların, konuşaçak, yazacak konuların yığıldığı bir hafta boyunca ben her anımda hep Ekim 1912’yi anımsadım. Niye acaba?

yazici   mail
Kurt kapanı
İlker Belek
Meclis tuvaletleri
Kemal Okuyan
Öykümüzün adı: Ekim 1912
Tevfik Çavdar