YALAN DİZİSİ - III
Çokuluslu madenci şirketlerinin Kazdağlarına ilgisi dile düşüp yeraltı kaynaklarının emperyalist talanı tepki konusu olunca eski bir yalan yumuşatılıp, ısıtılıp, yeniden yayılmaya başlandı.Önce ETK Bakanı Hilmi Güler, "Kazdağları ve altın madenciliği bahsi açıldığında altın konusunda zenginliklerin çıkarılmasını istemeyenler var. Hiç bir konuda altına gösterilen hassasiyet gösterilmedi. İş altın olunca bir başka mekanizma işliyor" diyesi oldu. Arkasından Enerji Bakanlığının komutuna uyup Ankara'ya koşan 22 akademisyene imzalatılan bildirideki "Konu hakkında bilgisiz kişilerce bilimsel dayanaktan yoksun birçok asılsız iddiada bulunulmaktadır... Bu tespitten sonra, sürdürülen arama faaliyetlerine tepkilerin başlatılması çok manidardır" açıklaması geldi.
Ardından asıl yalan, bütün çıplaklığıyla halka fısıldanmaya başlandı.
Bu arada 20 Kasım günü Dokuz Eylül Üniversitesi Rektörlüğü bir açıklama yayımladı. Bazı gazetelerde çıkan ve Rektörlüğün adının karıştırıldığı bir suistimal ve ilişki kesme süreci hakkında bilgi verilen bu bildiride, "Üniversite dışından proje alan bir öğretim üyesinin, jeotermal enerji konusunda arazide çalışırken kendi sorumluluğundaki ekibiyle ilgili yaptığı harcamalar" ile ilgili olarak Sayıştay yetkililerinin denetimleri sırasında; "bu harcamaların ‘kişisel harcamalar' olduğuna karar verildiği için" Rektörlüğün projeyi yürüten öğretim üyesinden bu harcamaların tümünü tahsil ettiği ve sorumlu öğretim üyesinin aynı tarihlerde emekli edildiği açıklanmakta idi. Konumuzla ilgisi şu: Bu öğretim üyesi, aşağıdaki satırların yazarı.
"Son günlerde, çok iyi hazırlanmış bir kampanya kapsamında, bazı yayın organları, sözbirliği edilmiş görüntüsünde, altın madenciliğini, Kazdağı üzerinden, yıllar sonra yeniden gündeme taşıdılar. Yine aynı kışkırtıcı, olayı saptırıcı sloganlarla, heyecan verici, adeta hop oturup hop kaldırıcı mesajlarla tribünler şimdiden yeterince dolduruşa getirildi. Burada bu tür, ipe sapa gelmez, popülist söylevlere yer vermek gereksiz. Şimdilik bunları biriktirmek ve sırası geldiğinde, daha önce Bergama konusunda olduğu gibi yayınlayarak yanıtlamak en sağlıklısı. Üstelik konu şimdi çok medyatik; bir yanda altın ve yabancı şirketler, öbür yanda siyanür. Ve bu tür popülist tartışmalar sayesinde, birçok kimliksiz insanın nasıl ucuz yoldan kahraman olduklarını geçmişte çok yaşadık.
Bugünlerde konu ile ilgili bazı meslek odaları, adeta kendi bacaklarına kurşun sıkarcasına yabancı sermaye karşıtlığını dile getirmeden çevre kirliliğine sarılıyor ve oda temsilcileri bilimsel veya teknolojik hiçbir doğruluğu olmayan savlarla gazetelerin birinci sayfalarında yer alıyorlar. Peki bu tutum, yanlış bilgilerle insanları kandırmak değil mi?"
Akademik unvanı ve adının ardına tırnak içinde (mineralog) sanını yakıştıran bu "emekli" akademisyen söylediği gibi daha önce de Bergama sürecinde yurdunu savunanlara saldıran ve masraflarını yabancı şirketlerin karşıladığı bir kitap yayımlamıştı. Yazara göre ülkemizde altın işletmelerine karşı çıkanlar, ülkemizde altın çıkarılmasını istemeyen ve elindeki sınırsız altın stoklarını ülkemize satmak isteyen Almanya'nın çıkarı için çalışmaktadır. Bunu da Alman Vakıfları sağlamaktadır. Yazarın kendisi gibi Almanya'da eğitim gören hemen bütün bilim insanlarının doğal üyesi oldukları Von Humboldt Vakfı herhalde böyle değildi ki, o da bu casusluk olayının üzerindeki sır perdesini yırtmıştı.
Bu tezi sonradan Hablemitoğlu da kitaplaştırmış; bunu fırsat bilen ünlü DGM savcısı Yüksel de önemli bir dava açmıştı. Tezler öyle sefildi ki, savunma avukatları Hablemitoğlu'nun davalı tanığı olarak dinlenmesini istemişti. Tanıyanların düşüncelerine göre dürüst ve aldığı yeni bilgilerle biraz aydınlanmış olan Hablemitoğlu duruşmada neler söylerdi bilinmez. Ama hepimizin bildiği gibi yaşamına kıyıldı ve pek mahir güvenlik kuruluşları bu cinayetin tetikçisini bile bugüne değin bulamadı. Oysa, arayan bulur; değil mi?!
Açılan dava delilsizlikte düştü. Suçlananlar yargıda aklandı.
Ama, işbirlikçiler bu rezil yalanın oldukça işe yaradığını unutmadı belli ki.
Samanyolu TV Haber Editörü Abdullah Abdulkadiroğlu'na daha önce de değinmiştik. Bayımız 9 Kasım tarihli açıklamalarında, daha önce değinmiş olduğumuzdan çok daha yaşamsal bir soruna eğiliyor: "Üstelik çıkarılan altının farklı sektörlerdeki toplam katma değeri 100 milyar doları neredeyse üçe beşe de katlayabilir. Vatanını seven kim istemez böyle bir varlığı? Herkes ister ama işte birileri Türkiye'deki bir kısım insanlarımızın çevre, orman, toprak ve sağlık konusundaki duyarlılığını kullanıyor. Bunu kim yapıyor? Sorunun cevabı için biraz fikir yürütelim. Önce Bergama'ya bakalım. Bergama'daki altın çıkarılması sürecinde yaşanan protestolarda biz kimin ismini en çok duyduk? Cevap: Almanya. Bergama'ya hangi ülkenin parlamenterleri gelip incelemelerde bulundu köylülerle görüştü? Cevap: Almanya. Türkiye kimden altın satın alıyor? Diğer bir deyişle Türkiye her yıl 5 milyar doları altın satın almak için hangi ülkeye veriyor? Cevap: Almanya. Hatırlatalım bu rakam Almanya için küçümsenmeyecek bir meblağ. Dünya'da en çok altın stoğu olan ülke hangisi? Almanya. Almanya'nın ne kadar altın stoğu var? Alman Yeşiller Partisi'nin Hassen Örgütü sözcülerinden Milletvekili Reimer Hamman 10 yıl önceki Bergama teftişi sırasında Almanya'da 90 bin ton altın stoğu olduğunu söylemişti. Aynı kişi "dünya piyasasında altın bitse Almanya'nın altını yeter" demişti. Nedense bu konuyla ilgili bütün stratejik soruların cevabı olarak karşımıza Almanya çıkıyor."
Kamuoyunu altın işletmelerine ısındırabilme yolunda, Alman emperyalizmine karşı yurtseverlik gösterisi ile altın işletmeciliğini savunanlara göre, Almanya ülkemize her yıl milyarlarca dolarlık altın satıyordu ve bu pazarı yitirmemek için Türkiye'de altın işletmelerini engelleyici çabalara girişmişti. Bunu da, vakıfları eliyle yapmakta idi. Ülkemizdeki altın işletmeciliğine karşı çıkışlar da yurtseverlikten yoksun ve Alman emperyalizminin dümen suyunda casusluk çalışmaları olarak algılanmalı idi. Çok kolay yayılabilecek, güncel sorunlarımızı dış düşmanlarla açıkladığı için çekici olacağı umulan ve emperyalizmi Almanya'ya indirgediği için küreselleşme ve yeni emperyalizmin önünde psikolojik bir engel bile çıkarmayacak bir propaganda idi bu. Yurtseverliğini Almanya'ya karşı olmakla sınırlayanlar için yeni bir kanıt ve örnek bulmanın ne denli sevindirici olduğunu anlayışla karşılamak gerekli. Ancak, dünyanın böylesine yalın olmadığının açıkça görüldüğü, emperyalizmin çok zamandır ulusal sınırların çok ötesine taştığını sayısız örneklerle yaşadığımız bu çağda kendilerine yöneltilen her saçmalığın, her yalanın, her propagandanın gönüllü ve safdil tüketicisi olan okumuş yazmış sayısız insanın böyle kaba bir propagandaya hemen kapılması karşısında, ülkemiz adına umutsuzluğa kapılmamak elde değil.
En küçük bir sorgulama, bilgi edinme çabası ya da bir mantık tartımı bile insanda bu propaganda konusunda nasıl olur da kuşku duyurmaz, anlaşılır gibi değil. Ülkemizde altın işletme girişiminde bulunan ve ısrar edenler yabancı şirketler değil mi?
Bergamadaki işletme yıllarca yabancı bakanların, yabancı büyükelçilerin, Başbakanların, vb. desteğiyle yargı kararlarına karşı açık tutulurken ilk sahipleri arasında bir Alman şirketi de vardı. Sonra Avustralya, sonra ABD merkezli şirketler bunların yerine geçti. Bunlar tipik çokuluslu şirketlerdi; ve bir emperyalizmden söz edilecekse, onun küreselleşme görünümünde yeniden örgütlenen son aşamasının çok somut bir ögesi idiler. Bir çok yatırımlarında da Alman bankalarının, en çok ta Dresdner Bank ve Commerz Bank'ın kredilerini kullanıyorlar.
Türkiye'de en hırsla ve yaygın altın işletme girişimi olan ikinci bir şirket, Eldoradogold ise, Kanada'da kurulu küçükçe bir şirket. Uşak'ta bir işletmeye başladı; İzmir, Eskişehir ve Biga Yarımadası'nda da altın işletmek istiyor. Finansını kısmen Toronto Borsası'ndan topladığı paralarla, kısmen banka kredileri ile ve kısmen de tefecilerden gelecekte üreteceği altına karşılık borçlanarak sağlıyor. Bu tefecilerden biri şirketin iplerini eline almış: Almanya'da çalışan Rotschild'ler. Sermayesinin de yüzde 26'sını Güney Afrikalı Anglogold almıştı. Onun pay sahipleri arasında da yine Alman semayesinin ağırlıklı olduğu biliniyor. Zaten, uzun bir süre işletmek istediği ve sonra Koza'ya devrettiği Havran Küçükdere sahasını da, burdaki işlerini üzerinden yürüttüğü Tüprag şirketiyle birlikte Almanlardan almıştı. Tüprag yeni kurulduğunda Alman Preussag firmasının malı idi.
Ülkemizdeki ilk altın girişimi bu şirketin eliyle Almanlar tarafından yapıldı. Bölgede gelişen yaygın direniş ve ÇED Raporu'nu onaylatamamasının yanında, Avrupa Parlamentosu'nun yaratılacak çevre sorunlarına karşı bu girişimin desteklenmemesini isteyen kararı ve banka desteklerini de yitirmesi sonucunda Almanlar Türkiye'de doğrudan altın arama girişimini bırakmak zorunda kaldı.
Ülkemizde altın işletmeye ilgisini sürdüren bir başka şirket te yine Kanadalı, dünyanın en büyük çinko işleticisi Cominco. Onun da, birçok yatırımında Alman bankalarının finansmanı var.
Bunlar ülkemizde kendi çıkarları, dünya finans kapitalinin çıkarları ve yönetimlerinde etkili oldukları gelişmiş kapitalist ülkelerin çıkarlarını değil de ülkemizin çıkarlarını korumak için mi dolaşıyorlar? Ürettiklerini olduğu gibi ya da olabildiğince bize bırakıp mı geri dönecekler? Kazandıklarıyla ülkemizde başka yatırımlar mı yapacak, yatırımlarında bizim endüstrimizin ürünlerini mi kullanacaklar? Ellerinden geldiği kadar çok mu vergi verecekler? Yoksa, Dünya Ticaret Örgütü'nün, IMF'nin ve Dünya Bankası'nın baskıları ile art arda çıkardığımız ve bu tür çokuluslu şirketlerin ülkemizde istediklerini yapmak ve kazandıklarını istedikleri gibi dışarı çıkarmak olanağını bulmalarını sağlayan yasaların tadını çıkarıp bize yalnızca çevre kirliliği ve insan sağlığı risklerini mi armağan bırakacaklar? Bunları düşünmeden emperyalizme de, Alman emperyalizmine de karşı olunabilir mi?
Hadi, o işbirlikçi medya grubunun bağlı olduğu cemaatin madencilik kesimindeki temsilcisi, Bergama Ovacık tesislerinin işletmecisi ve ücretsiz dağıtılan gazetelerin yayıncısı olan grubun bugünlerde Sabah-ATV satışına girerken katıldığı konsorsiyumunun öteki bileşenlerinin de Almanya şirketleri olduğunu unutalım.
Hadi, Abdulkadiroğlu'nun Bergama'daki işletmede çıkarılan altın-gümüş külçelerinin İstanbul'daki altın rafinerisine değil de Alman bankalarının satın aldığı İsviçre'deki bir rafineriye gönderilişini de anımsamamış olmasını da onun idrakine yakıştıralım ve yolumuza devam edelim.
Yukarıdaki soruları akıl edip biraz kuşkuya düşen birisinin ilk sorması gereken şey, gerçekten Almanya altın üretiyor; üretiyor da Türkiye'ye satıyor ve bu pazarı yitirmemek için uğraşıyor mu? Aslında, Almanya altın ticaretinden çok altın madenciliğiyle içli dışlı. Ama kendi ülkesinde altın üreticisi değil. ABD İçişleri Bakanlığı'na bağlı USGS (ABD Jeoloji Sürveyi) bütün dünya ülkelerinin maden üretim ve ticaretinin istatistiklerini, ciddi ve ayrıntılı bir veri demeti biçiminde yayınlıyor. Kaynakları, genellikle kamu kaynakları. Yıldan yıla da yenileniyor. USGS'in "spatial data of mineral resources" verilerine göre, Almanya'da da 1995'te varlığı bilinen bazı altın yatakları var. Bunlar şöyle sıralanabilir:
Friedensgrube'de Oberjrenken (kesikli ve küçük ölçekli üretim yapılıyormuş 90'ların başında)
Sachsen'te Freiberg (üretim yok)
Westervald (üretim yok)
Sachsen'de Sadisdorf (üretim yok)
Landeskrone'de Siegerland (kesikli ve küçük üretim yapılıyormuş 90'ların başında)
Westphalia'da Sieger (üretim yok)
Sachsen'de Michelis-Fundgrube (kesikli üretim yapılmışmuş 90'ların başında)
Harzmountains'de Tilkerode (kesikli üretim yapılmnışmuş 90'ların başında)
Hessen'de Dachsberg (üretim yok)
Harzmountains'de Andreasberg (kesikli üretim yapılmışmuş 90'ların başında)
Yine aynı kaynağa göre 1990'da Doğu Almanya'da 1750 kg altın üretilmiş. Batı'daki üretimin ise, 18 kg kadar olduğu tahmin ediliyor. 1991'de tahminen 10 kg altın üretilmiş.
İzleyen yıllarda ise altın üretimi hiç yok. Şimdi de yok.
Yani bilinmesi gereken ilk şey Almanya'nın bilinen altın yatakları olmasına karşın, altın madeni işletmediği ve 1991'den önce Doğu Almanya'da yapılmakta olan üretimden ise daha sonra vaz geçildiği.
Bay Abdülkadiroğlu şu Almanya'nın altın stoğunun 90 bin ton olduğu yalanına nasıl inanabilmiş bilinmez ama sayı saymayı bilenlerin yapabileceği bir gaf değil bu.
Ama, Almanya'nın altına karşı ilgisiz olduğunu söylemek te güç. Dünyada merkez bankasında en çok altın bulunduran ikinci ülke Almanya.
Dünyada Merkez Bankalarının yüksek altın stoklarında kalmaları yönünde bir baskı olduğu ve 1999 Eylül'ünde ABD'nde 7 büyük ülke merkez bankası yöneticilerinin yaptığı toplantı sonucu açıklanan "Washington Round Anlaşması" ile merkez bankalarının altın stoklarını korumaları ve satışlarının engellenmesi kararı alındığı bilinmektedir. Bu toplantının yapılmak zorunda kalışı, merkez bankalarının elinde büyük miktarlarda, değeri sürekli düşen bir malın, altının tutulmasından ötürü devletlerin önemli kayıplara uğradığının ortaya çıkması üzerine toplu satış eğilimlerinin başlamasıdır. Giderek, IMF ve İsviçre merkez bakasının elindeki altınların bir bölümü satılarak çok borçlu yoksul ülkelere yardım yapılmasında kullanılması için başarılı kampanyalar açılmış ve yandaş bulunmuştur. Bu kampanyalar Clinton''an da destek görünce sözü edilen toplantı yapılmış ve altın fiyatlarının daha da düşmesine neden olacak bu girişimler zor yoluyla önlenmiştir. Bu arada, daha önceden merkez bankalarını altından temizlemiş olan Türkiye gibi (ki aralarında Japonya, İngiltere, Tayvan, Çin, Hindistan, İsveç, Yunanistan, Avustralya, Danimarka, Brezilya, Kanada, Norveç, Kore, vb. gibi çok değişik ülkeler de var) ülkeler bundan kazançlı çıkmış, stoklarını artan değerlerde tutabilmiştir.
Dünyada resmi devlet kurumlarının elinde Ocak 2001'de toplam 28,824 ton altın bulunmakta ve bu, tutulan toplam değerlerin yüzde 12'sini oluşturmakta idi. Bunun yanında IMF ve ECB gibi uluslararası düzenleyici kuruluşlarda da 4,167 ton altın tutuluyordu. ABD bu konuda başı çekiyordu ve merkez bankası depolarında, stoklarının yüzde 56.4'ünü oluşturan 8,137 ton altın tutmakta idi. Almanya o zaman da ikinci idi ve merkez bankası dönüştürülebilir stoklarının yüzde 35.2'sini oluşturan 3,469 ton altın stoğu vardı. Üstelik, birkaç yıl önce 2700 ton dolayında olan stoklarını önceki yıl 3469 ton'a çıkarmıştı. Altınını satmamış, tersine altın alarak merkez bankasında daha çok altın saklar olmuştu.
Şimdi ise, Dünya Altın Konseyi'nin istatistiklerine göre Eylül 2007'de ülkelerin Merkez Bankaları'ndaki altın rezervlerinin toplamı 30.120 ton. Bunun içinde ABD 8133,5 ton ile başı çekiyor. Almanya ikinci, 3.417,5 ton (90.000 ton değilmiş). IMF'in altın stoğu da hemen hemen Almanya'nınki kadar, 3.217,3 ton (IMF ile sıkı ilişkide olanlar ayaklarını denk tutsunlar, DGM onları da yargılayabilir). Türkiye Merkez Bankası'nın altın rezervi de 116,1 ton.
Bu sayılar, yalan kampanyasında dile getirilen sayıların yanında ne denli küçük kalıyor. Gerçekten de, Hablemitoğlu bu konudaki savlarını derlediği kitabında, televizyonlarda bir Alman Yeşil parlamenterinin ülkesinde 100 bin ton altın bulunduğunu söylediğini veri olarak kullanmış; ama, kendine istihbarat tarihçisi sıfatını yakıştırmasına karşın aslını araştırmak için kendini yormamıştı. Bay Abdülkadiroğlu da, sorgulamaksızın bu sayıları yineliyor.
Oysa, bu konuya ilgi duyacak olanlar ilk önce, dünyada insanlık tarihi boyunca yeraltından çıkarılan, altının 160 bin ton dolayında olduğunu; bunun kayıp 20 bin ton kadarı dışında halen 140 bin ton kadarının adresinin belli olduğunu; 30 bin tonunun merkez bankaları ve uluslararası finans örgütlerinin kasasında, 20 bin ton kadarının altın borsalarının düzenlediği yatırımcılık pazarında ve kalanının da başını (Almanya'daki değil) güney ve güneydoğu asya ülkelerindeki kadınların kol ve boyunlarında asılı olduğunu öğrenecektir.
Yine Dünya Altın Konseyine göre 2006 yılında dünyadaki toplam 3.385,4 ton olan altın talebinin 2.283,9 tonu (yüzde 67,5'i) takı sektöründen gelmiş. 644,8 ton ise yatırımcılar tarafından alınmış. Endüstri için yalnızca 457,8 ton yetmiş, yüzde 13,5'i. Bu oranlar uzun bir süredir pek değişmiyor. Takı olarak altına en büyük talep te, mülkiyet hakları sınırlı ve miras hakları olmayan Güney Asya'daki kadınlardan geliyor.
Uzatmayalım, Almanya istese de zaten 90 bin ton altın bulup bir yerlere stoklayamazdı.
Açıkçası, Almanya altın üretmeyen, dünyadaki altın varlığından sözü edilemeyecek kadar azını ülkesinde bulunduran ve merkez bankasında sakladığı altın miktarını satarak azaltan değil satın alarak arttıran bir ülke.
Ne var ki, dünyadaki altın sektörü içinde güçlü bir yeri var. Alıp satıyor. 1996'da 90 ton altın satmış (çoğu İsviçre, İtalya ve İngiltere'ye) ve 95 ton kadar da (çoğu İngiltere, Kanada ve İsviçre'den olmak üzere) altın almış. Ayrıca 160 milyon dolar eşdeğerinde hurda altın ya da takıyı (İsveç, Habeşistan ve Norveç'ten) da satın almışlar. 1998'de sattığı hurda altın 4,4 milyon dolarcık (çoğu İsviçre (2,45 milyon dolar), Belçika-Lüksemburg (1,55 milyon dolar), ABD (306 bin dolar) ve Türkiye'ye (84 bin dolar) ve 569,2 milyon dolarlık metal altın (İsviçre'ye 143 milyon dolar, Tayland'a 51,5 milyon dolar, İngiltere'ye 48 milyon dolar, ABD'ne 4,5 milyon dolar). Aynı yıl 117 milyon dolarlık hurda ve 1,3657 milyar dolarlık ta metal altın satın almış Almanya, dışarıdan. İngiltere'den 540 milyon dolar, İsviçre'den 267 milyon dolar, Kırgızistan'dan 190 bin dolarlık, ABD'nden 42 milyon dolar ve İsveç'ten 19 milyon dolarlık alımları olmuş.
Neden alıp sattığı ise, bu sektörün zayıf bir yanında yatıyor. Altın madeni işlettiğinizde ürettiğiniz şey bildiğiniz altın değil. Dore dedikleri ve altın, gümüş ve biraz da başka metallerin (alaşımından değil) karışımından oluşan bir külçe. Bunun yeniden rafine edilmesi ve bu metallerin ayrılarak saflaştırılması gerekli. Bu rafinerilerin ise her yerde bulunmadığı ve her yerde kurulmasına da fırsat verilmediği görülüyor. Örneğin, ülkemizde yok. Ancak, Avrupa'da, özellikle İsviçre ve Almanya'da var. O yüzden üretilen dore, ham altın bir çok yerden Almanya'ya satın alınıyor ve arıtıldıktan sonra başka ülkelere satılıyor; en çok ta takı yapacak ülkelere.
Başbakanlık Dış Ticaret Müsteşarlığı İhracatı Geliştirme Merkezi'nin bu yıl yayımladığı "Altın Mücevherat" başlıklı araştırmaya göre, ülkemiz 1993 yılında 23,6 milyon USD olan altın mücevherat ihracatını 2005 yılında 1.127.900.000 USD'a çıkarmış durumda. Ama, 2005 yılında Almanya'dan yalnızca 3,9 milyon USD'lık altın takı alan Türkiye, aynı yıl Almanya'ya 53,2 milyon USD'lık altın takı satmış! Alman turistlerin ülkemizde satın aldıkları altın takılar bu hesabın dışında. Altın takı dış ticaretinde Almanya ülkemize karşı bayağı büyük açık veriyor aslında. Almanya'nın dünya altın takı ticaretindeki yeri de pek parlak değil. 2005 yılında dünya altın takı ihracatı sıralamasında yüzde 2,3 ile gerilerde kalan Almanya ithalatta da yüzde 2 ile gerilerde kalmış. 660 milyon USD'lık takı satmış ve 517 milyon USD'lık takı satın almış.
Yukarıda sergilenen ve güvenilirliği tartışma götürmeyecek verilerden Almanya'nın altın sattığı ülkelerin içinde ülkemizin önemli bir yerinin olmadığı görülüyor.
Türkiye'nin dünya altın sektörü içinde Almanya'dan daha önemli ve dikkat çekici bir yeri var. Öncelikle, ülkemizin dünyanın en çok altın satın alan ülkelerinden biri olduğu bilinmekte. Bu satın alım her yıl biraz daha artıyor. İstanbul Altın Borsası Başkanı Serdar Çıtak'a göre, 2000 yılında 204 ton altın dışalımı ile rekor kırılmış. Çıtak, İAB'nın, yabancılara yapılan yurtiçi satışlar ve yurtdışına yapılan dışsatımın da etkisi ile bu yıl 204 ton altın ithal ettiğini söyliyor. Bu dış alım 1999'a göre yüzde 100 artış göstermiş. Turizm sektöründeki olumlu gelişmelerin de bunda katkısı olduğu belirtiliyor. Çıtak'a göre, Türkiye'nin dünya altın ticaretindeki payı yüzde 10'a ulaşmıştır. Borsa'nın kuruluşundan bu yana işlem hacmi düzenli ve hızlı artmış, 1996'da 173; 1997'de 291; 1998'de 439; ve 1999'da 491 ton'a ulaşmıştır.
Birleşmiş Milletler ticaret istatistiklerine (comtrade.un.org) göre Türkiye'nin 2005 yılındaki altın dışalımı toplam değeri 3894,8 milyon USD, Almanya'nınki ise 1166,8 milyon USD. Yani kendi ülkesinde altın üretmediği gibi, altın dış alımı da Türkiye'nin dışalımının 3,5'ta biri. Aynı yıl Almanya'nın altın dışsatımı da 841,7 milyar USD. Bütün sattığını biz almış olsak dış alımımızın yüzde 20'sini bile karşılayamaz.
Almanya'nın altın işletmeciliğiyle bağları yalnız ticaretle sınırlı değil. Almanya kendi ülkesinde altın üretmekten kaçınsa da, dünyanın her yerindeki altın işletmelerini banka ve tefeci kredileri ile ve altın işletmelerinin yaygın bir borçlanma aracı olarak kullandıkları "Hedging" uygulamalarına finans sağlayarak destekliyor ve bundan önemli bir kazanç elde ediyor. Yine dünyanın her yerindeki altın işletmelerinin kullandığı ve çevre sorunlarına yol açtığı ve zehirli atıklar ürettiği tartışılan kimyasalların dünyadaki en büyük üretici ve satıcısı da Almanya. Yine yukarıda değinildiği gibi, dorenin arıtıldığı altın rafinerilerinden de para kazanıyor, Almanya. Kendi ülkesindeki tesislerle yetinmeyip yayıldığını, 1999 yılında İsviçre'deki bir rafinerinin önemli payını Dresdner Bank'ın satın aldığını bildiren USGS kayıtlarından anlıyoruz. İstanbul Altın Borsası'nın 2004'te yayınladığı bir listeye göre o yıllarda Almanya'daki "Degussa-Hüls AG", "W.C. Heraeus GmbH" ve "Norddeutsche Affinerie Aktiengesellscaft" ve İsviçre'deki "Argor-Heraeus SA", "Cendres&Metaux SA", "Pamp SA" ve "Valcambi SA" altın rafinerileri ürünleri İstanbul'daki borsalarda da işlem görebilir nitelikte olan altın rafinerileri.
Uzatmaya gerek yok. Almanya, kendi topraklarını altın işletmeciliğinin atıkları ile kirletmekten uzak duruyor; ama, başka ülkeler umurunda değil. Daha doğrusu umurunda ve başka ülkelerde altın işletmelerinin çoğalmasında çıkarı var. Oralarda işletme girişimlerini finansal olarak destekliyor, gelecekteki üretimlerine karşılık borç veriyor, tefecileri bu işten para kazanıyor, kimyasal satıyor, ara ürünlerini alıp rafine ediyor, altın alıp altın satıyor. Dünyanın neresinde altın çıkarılırsa, bu bir yanıyla Almanya'ya yarıyor.
Ülkemizde altın çıkarılmasını da istememesi için bir neden yok. Nitekim, bunu ilk kez bir Alman şirketi denedi. Edremit Körfezi çevresinde yaşayan yöre halkı, yerel yönetimler ve Ege'nin aydın insanlarının tepkileri karşısında girişimini yarı bırakıp perde arkasına çekildi.
Dünyada emperyalizm varsa, Almanya da bunun güçlü bir aktörü.
Emperyalizmin değirmenine gizli açık su taşıyanlar varsa, bu yalanlar ve yanıltmalarla açığa çıkarılamaz. Bunu açığa çıkarmanın tek yolu, Türkiye'de altın çıkarılmasından kimin ne kazanıp, kimin ne yitireceğine bakmak.
Kimin tarlasının yukarısında zehirli atıklarla dolu bir atık barajı olacak; kimin arıları ölüyor; kimin büyükbaş hayvanları sakat doğurmaya başladı; kimin ülkesinde siyanürle maden işlenen bir tesisin yanındaki köydeki insanların yarısı 10 yıl içinde kanserden ölerek tükendi; kimin en seçkin turistik yöresinin ortasına bir maden çukuru yerleşecek; kim, evinde otururken birden bire patlayıcı atımlarının sarsıntılarıyla yerinden sıçrayacak; kim, "iş buldum" diye sevinirken 5-6 yıl sonra işsiz kalacak; kimin ülkesi üretilen değerin onda birine bile sahip olamazken, yarın öbür gün terkedilmiş zehirli atıkları temizlemek için milyonlarca dolar harcamak zorunda kalacak, buna bakmalı.
Yurtseverliği, ulusal devleti küreselleşme urbasına bürünen yeni emperyalizme karşı savunmayı, insan sağlığını doğayı ve sürdürülebilir kalkınmayı giderilemeyecek kirlenmeye karşı koruma kararlılığını sınamak için, sınanacak olanın altın işletmeciliğine karşı tavrına bakmak yeter.
|
Serinlik ve umut Aydemir Güler |
|
'Almanya ülkemizde altın çıkmasın diye birilerini kullanıyor' yalanı Tahir Öngür |
![]() | BTC güzergahındakiler fişlendi |
![]() | Kerkük'te Kürt-Arap uzlaşması mı? |
![]() | TÜPRAŞ'ta teşeron işçi kıyımı |
![]() | Yurtsever öğrencilerden Telekom paneli |
![]() | Fidel'den Chavez'e mesaj |