Sınıf mücadelesinde sembollere yer vardır, sembolizme yoktur. Sınıf mücadelesinde inat ve direnmek çok önemlidir, inatçılık ve ayak diremek anlamsızdır. Sınıf mücadelesinde geçmiş değerler ileri taşır, geçmişe takılıp kalan siyasetten düşer.
Taksim 1 Mayıs'ının tarihinde bu uçların her ikisi de vardır.
Emekçi sınıfların merkezi sayılan ülkenin en büyük kenti, İstanbul'un en merkezi alanına işçi sınıfı tarafından 1 Mayıs adının verilmesi, emekçileri ileri taşıyacak değerli bir semboldür ve bu sembolün gündemden itilmemesi için inat etmeye değer...
Ancak uçlar arasında yukarıda olumsuz terimlerle atıfta bulunduğum uç, 1 Mayıs kutlamalarından çok, 1 Mayıs yasakçılarına aittir. Yani Türkiye soluna ve işçi sınıfına "alan fetişizmi", "anlamsız sembollerde diretme" ve "sorun yaratma" gibi suçlamalar yöneltmek dayanaktan yoksundur.
1 Mayıs'a son olarak 12 Eylül'le uzun bir ara verildi. 1992'den bu yana kitlesel, açık, meşru ve çoğunlukla yasal kutlamaların yapılmakta olduğu hatırlanırsa, belirli bir kitleselliğin Taksim alanıyla buluştuğu topu topu iki örnek vardır.
16'da 2! Oranlarsak sekizde bir! Ya da yüzde 12,5!
Sola ve işçi sınıfına atfedilen saplantının karşılığı budur ve 1 Mayıs sembolünün önemi ve değeriyle karşılaştırıldığında açıkçası çok azdır. Zaten işçi sınıfının mücadeleden büyük ölçüde düştüğü ve solun pek güçlü sayılamayacağı bu yıllarda inadın da bir sınırının olması anlaşılır bir durumdur.
Tabii bu son söylediğimde bir doğrusal orantı aranmaz. Tersine solun daha da güçsüz olduğu koşullarda siyaseti sembolizme indirgememek kaydıyla, sembollere daha fazla özen göstermekte zarar değil yarar vardır. İzninizle kendimden örnek verirsem, 1992'den sonrası için yakaladığım yüzde 12,5 oranının 12 Eylül'ün etrafı leş gibi kokuttuğu 1980'lerde bunun birkaç katı olması muhtemeldir. Ancak sembollere takılıp kalmamak adına zihnim, çoğu siyasi değeri ihmal edilebilir düzeyde kalan bu hatıraları büyük ölçüde silmiş bulunuyor. O yüzden daha net konuşamıyorum...
Yine siyasetin boşalttığı alana sembolcülükle doldurmak bir eğilim olarak yükselir. Türkiye solunda siyasi değeri ihmal edilebilir işlerle uğraşanlar da vardır ve bunların bir önemi yoktur.
On iki buçuk veya altmış iki buçuk, her neyse... Öte tarafta, 1 Mayıs yasakçılığında ise oran yüzde yüzdür! Türkiye egemen güçleri işi düpedüz inada bindirmiştir ve bir de utanmadan bu akılsızlığı solun üstüne yıkmaya kalkmaktadırlar!
Ancak burada akılsızlık sözcüğünü biraz gelişigüzel, yerine daha iyisini bulamadığım için kullanmış bulundum. Yoksa siyasette bu denli ısrarlı tutumların kendi başına akılsızlıkla açıklanması çoğunlukla yanlıştır. Bu tür kolektif tutumların akıldan hiç mi hiç nasiplenmemiş kadrolar eliyle hayata geçirilmesi başka şeydir, kolektif tutumun herhangi bir rasyonalitesinin olmaması başka...
Türkiye egemen güçlerinin Taksim'le ilgili bir siyasal rasyonaliteleri hep olmuştur. İşçi sınıfının "merkeze" ağırlık koymasını, gücünü hissetmesini ve hissettirmesini hep önemsemişlerdir.
İşte şimdi, 2008'de, AKP iktidarının bu geleneksel rasyonaliteden başka hesaplarla taviz verme olasılığı ortaya çıkmıştır.
Bu olasılığı 1 Mayıs'a birkaç hafta kala ele veren AKP'li Türk-İş yönetiminin DİSK ve KESK'in yanında ve Taksim kararında yerini almasıdır. Akla iki yalın neden gelmektedir. Birincisi, sosyal güvenliğin ve kıdem tazminatının gasp edileceği bir konjonktürde Türk-İş'in sapsarı tarihsel misyonunu yerine getirebilmek için bile belli bir zemine ihtiyacı olmasıdır. İkincisi de, AKP'nin 2007'deki filmin tekrarını göğüsleyecek ve bütün solu, işçi sınıfını, halkın vicdanını karşısına alacak halinin olmamasıdır.
Kuşkusuz bu iki nedenin gerçek gerekçeler haline gelmesini sağlayan asıl faktör sol ve işçi sınıfından başkası değildir. Mücadelemizin somut kazanımlara evrilmesi, çoğunlukla başka faktörlerin katalizörlüğünü gerektirir. Türk-İş ve AKP'nin konjonktürel gereksinimlerine bundan daha fazla anlam yüklenemez.
Sembol sembolizme, inat inatçılığa teslim edilmeyecekse, emekçiler yüzlerini ileriye çevirecekse, Taksim 1 Mayıs'ının hangi siyasal argümanlarla buluşturulacağı, içinin nasıl doldurulacağı önem kazanmaktadır. En büyük kentin en merkezi alanının, 1 Mayıs Alanımızın doğal bir çekim gücü vardır; siyasetin ve emekçi kesimlerin bugünkü canlılığına bunun eklenmesiyle otuz yıl önceki kitleselliklere ulaşılması mümkün hale gelmektedir.
Kimse Taksim'e ve kitleselliğe "ayıp örten bir dirhem et" muamelesi yapmamalıdır. Siyasetin açığını hiçbir şey örtemez. Hele bu koşullarda siyasal içerik çok daha önemli hale gelmektedir. Sermaye iktidarına "tamam kitlesel, ama alt tarafı bir bayram" deme şansı verilmemelidir. 1 Mayıs 2008'in, işçi sınıfının sömürü düzenine karşı benzersiz bir eylemi olarak kayda geçmesi, buluşturacağı sayılar ve buluşulan alanın yanı sıra, asıl oradan çıkacak sese bağlıdır.
Bu görev başta komünistlere düşmektedir.
|
Taksim'e, siyasete Aydemir Güler |
|
Gavur İzmir, Nakşalı Cavuru ve AKP'yi İstemiyoruz Nurettin Abacıoğlu |
![]() | Diyarbakır heyeti de AB çıpasına sarıldı |
![]() | KKE'den Lizbon Anlaşması'na geçit yok |
![]() | Burhan Yenigün pes dedirtti |
![]() | Emekçiler seslerini Ankara'ya taşıyor |
![]() | Venezuela SIDOR'u kamulaştırıyor |