www.soL.org.tr
Küresel kapitalizmin madenciliği eskisi gibi değil
Tahir Öngür 20 Mart 2008, Perşembe

Günümüzde uygarlığın ve yaşamın, bugünkü üretim ve tüketim kalıplarıyla sürdürülebilip sürdürülemeyeceği çok sık tartışılıyor. Giderek büyüyen çevre sorunları, küresel iklim değişiklikleri, atık ve çöp birikimi, kaynakların tükenişi, biyoçeşitliliğin saldırı altnda oluşu, ormansızlaşma, su kaynaklarının yetersizleşmesi ve kirlenmesi, vb bir çok gelişme gündeme ağırlığını koyuyor, karamsarlığın yaygınlaşmasına neden oluyor. Bütün endüstriyel etkinlikler olduğu gibi, madencilik te sık sık bu tartışmaların konusu oluyor. Dünyada da, üllkemizde de sık sık belli bir maden işletmesi girişiminin tartışıldığı, tepkiler ve karşı örgütlenmelere neden olduğu, ulusal ya da uluslararas yargıya taşındığı görülüyor. Elbette, sektöre yakn ya da uzak, farklı bilgi ve beceri alanlarında donanımlı olsalar da konuyu tartışan herkes madenciliğin özgüllüğü ve farklılaşmalarını bilmiyor. Bu nedenle, ortalıkta yanlış kullanılmış terimler, bazen haksız suçlamalar, herşeyi aynı kefeye koymalar, çıkar çatışmaları, saptırmalar, giderek bilim ve teknolojiyi kötüye kullanmalar at koşturuyor.

Bu gerilim içinde karşılaşılan bir yanlış, bütün madencilik etkinliklerini bir örnek ve aynı ekonomik ve çevresel etkilere neden olan girişimler olarak algılamak ise; kasıtlı bir yanıltma çabası da, kendi girişimini ya da çalışmalarının zararlarının eleştirilmesini, bütün bir madencilik alanına yöneltilmiş bir saldırı olarak tanıtanlardan geliyor.

Akla kolayca düşüveren bir soru var: bir maden işletmesinin bir başkasından, bir krom, demir ya da feldspat işletmesinin, bir altın, nikel, uranyum ya da kömür işletmesinde ne farkı olabilir ki? Elbette, eskiden de bunların arasında küçük farklar vardı; ama, toplumsal çıkarlara ve çevreye olumlu ya da olumsuz etkileri açsından benzerlikleri daha baskındı eskiden, anılan bu işletmelerin.

Şimdi öyle mi? Açıkça hayır.

Köprülerin altından çok sular geçti. Herşeyden önce madencilik küreselleşti. Bir köyün, bir kentin, bir devletin bütçesinin sorunu olmayı çoktan aştı. Şimdi, her madencilik girişimi yararıyla zararıyla çevresindeki köylerde yaşayanları da, yakın kentteki nakliyecileri de, yerel siyasetçileri de, bir dizi bankayı da, yerkürenin öteki yanındaki bir borsada para döndüren emeklileri de, spekülatörleri, hedge fon yöneticilerini de, metal borsalarını da, tüketicileri de yakndan ilgilendiriyor. O nedenle, artık bu tür işletmelerin kazananları ve yitirenleri küresel ölçekte. Bunlar da, birbirleriyle karmaşık ilişkiler içinde.

Ölçekler de çok değişti. Böylesi işletmelerin bazıları dağları ortadan kaldırıp, yeni atık dağları oluşturuyor. Havzaların sularını tüketiyor, körfezleri kirletebiliyor. Hepsi mi? Hayır. Öyle ise, çeşitli maden türleri ve işletme biçimleri arasındaki farklar da çok büyüdü. Koşullara göre sevindirici, daha çok insana kazandırıcı işletmeler de ortaya çıkabiliyor; yıkıcı sonuçları olan da. İyisinin de, kötüsünün de ateşli yandaşları olabiliyor.

Mühendisler, aydınlar, kentliler, köylüler, çevreciler, ekolojistler, yurtseverler bu tür işletmelere karşı tavır alırken ciddi değerlendirmeler yapmak, aradaki farkları iyi ayırt etmek durumunda.

Maden işletmeleri doğal kaynaklar konu alınarak, doğal ortamlarda yapılıyor; ama, bunların varlığı ya da yokluğunu, sürdürülebilirliği belirleyen etkenlerin ağırlığı ekonomik süreçlerde. Bu nedenle, son birkaç on yıldır kaynak ekonomisi (resource economics) bir uzmanlık alanı oldu. Madencilik, çevresel etkilerinin yanında bütün insanlığın geleceği ve ulusal devletler/emperyalist sistem gerilimi altında ekonomi terimleriyle daha çok tartışılır oldu.

Birkaç yıldır küresel emperyalizmin madencilik şirketlerinin yoğun bir ilgisi/saldırısı altında olan ülkemizde, bizlerin de değerlendirme ve tartışmalarımıza bu boyutu katmamız gerekli.

Sormamız gereken soru, "Madencilik eskisi gibi mi? Neler değişti?" oldu. Bizi bunun yanıtına götürecek daha yaşlı ve yıpratılmış sorular da var: Yeraltı kaynakları tükenir mi? Kıt mı? Bol mu? Hani maden rezervleri sonlu idi, tükenecekti? Neden, eskisinden daha çok rezervler var? Kaynaklar kıt iken, nasıl oluyor da tükenmiyor? Bu, arama çabalarının başarısı mı? Teknolojik gelişmeler mi, bunu sağlayan? Serbest Pazar mı? Küreselleşme bunun geçici bir çözümü mü? Bedeli ne, bu bolluk görüntüsünün? Bu bedel taşınabilir mi? İnsanlık nereye sürükleniyor?

Açıkçası içinden çıkılması zor, kestirilip atılamayacak önemde, ama kışkırtıcı sorular. Neyse ki, dünyanın değişik yerlerinde bu konularda çalışan, araştırma yapan, tezler geliştiren sayısız bilim insanı ya da dünya yurttaşı var. Zengin bir yazın birikti, yararlanmamız için. Bunları kıyaslamalı, eleştirici bir gözle, sağlam bir dünya görüşünün süzgecinden geçirip okuduğumuzda geleceği daha iyi kestirebilir, tepkilerimizde daha kararlı olabiliriz.

Nishiyama ve Adachi (1995), değerlendirmelerinde dünyadaki maden tüketiminin hızla arttığını ve bunun görünür gelecekte duracağı ya da yavaşlayacağına ilişkin bir belirtinin de olmadığını düşünüyor. Yazarlara göre, şimdilerde yeni keşfedilen yataklar ve teknolojik gelişmeler, çeşitli madenlerin rezervlerinin, tüketildiklerinden daha fazla artmasına neden oluyor. Sonuçta gelişmeler, bilinen rezervlerin tüketime yetmesi ve tükenme ömürlerinin hemen hemen değişmemesini sağlıyor. Ama, bunun gelecekte de sürüp sürmeyeceği sorgulanabilir. Bu yüzden, geleceğe yönelik ilgimiz daha çok potansiyel olarak elde edilebilir kaynaklara yöneltilmelidir. Yazarlar, bu düşünce ile yer kabuğundaki 35 madenin potansiyel olarak elde edilebilir kaynaklarını hesaplamış ve bunu, altının yer kabuğundaki bulunuşu ve bugün elde edilebilir rezervlerine kıyaslamışlar. Altının rezervleri ve eklenik tüketimin, yerkabuğundaki bolluğuna oranı, öteki maden kaynaklarının rezervlerinin öngörülmesinde uygun bir yaklaşım olarak görülmüş, onlara; çünkü, altın madenleri yeni rezervlerin keşfedilmesi açısından en büyük kâr marjına sahip. Yazarların hesaplamalarına göre ekonomik açıdan bakıldığında altının fiyatı, üretimin fiyata oranı açısından öteki 33 kaynağın ortalama fiyatlarının 350 katı (1995 yılında, elbette. Bugün altın fiyatları o günkünün bir kaç katı ve bu fark daha da aşılmış olmalı). Son 30 yıldır, fiyatların artışına karşı yeni madencilik teknolojileri ve yeni cevher işleme yöntemleri geliştirildi. Böylece, 1995'te, 1970'te bilinen rezervler beş katına çıkarken, geçen 20 yılda 1970 rezervlerinin iki katı da tüketildi. Kuşkusuz öteki madenlerin, rezerv ve tüketim toplamının yerkabuğundaki bolluğa oranının altınınki gibi olup olmadığı açık değil. Yazarlar bu oranı kullanıp 35 maden için, bugünkü teknolojiye göre yeryuvarındaki kaynakların sınırlarını hesaplamış. Buna göre, kurşun, gümüş, kalay, bor, bakır ve cıvanın yeryuvarındaki cevherlerden elde edilebilmesi açısından varlıkları sınırlı da olsa, bu madenlerin miktarı gelecek arzlar için yeterli olacak gibi görünüyor.  Ancak, altının dünya üretimine kıyasla çok yüksek fiyata sahip oluşundan kaynaklanan özel durumu, jeokimyasal açıdan daha kısa ömürlü olan öteki metallerin fiyatlarının hızla artışı ve tükenmeleri konusunda sıkıntı doğuruyor.

Kaynakların tükenirliği uzun tarihsel dönemlerden beri üzerinde durulan bir öngörü. 20. Yüzyıl'da bu kaygı sık sık yükseldi. Paul Ehrlich'in Nüfus Bombası, Roma Kulübü'nün Büyümenin Sınırları, ve ABD'de Carter yönetiminin Küresel 2000 Raporu hep bu doğrultuda geliştirilen öngörüler üzerinde kurulmuştu. En çok üzerinde durulan kaynaklar enerji hammaddeleri, su kaynakları, ormanlar ve yeraltı kaynaklarıydı.

1972'de Roma Kulübü'nün yayınladığı Büyümenin Sınırları raporu, dünyadaki kaynakların tükenmek üzere olduğu sonucuna varmıştı. Bu kestirimlere göre altın yataklarının 1981'de, gümüş ve cıvanın 1985'te ve çinkonun 1990'da tükenmesi gerekiyordu.

Bu öngörü gerçekleşmedi.

1950'lerde dünyanın bilinen bakır rezervlerinin 42 yıllık olduğu ve 1992'de tükenmesi bekleniyordu. Ama, şimdi daha 61 yıl yetecek bakır rezervi var; üstelik geçen sürede dünya tüketimi de o zamandakinin beş katına yükseldi.

Bugün de benzer kestirimler yapılıyor. Augsburg Üniversitesi'nde yapılan bir çalışmaya göre çeşitli metal cevherlerinin bugün bilinen rezervlerinin, bugünkü tüketim hızıyla, tükenme ömürleri aşağıdaki şekilde kestirilmekte:

Aluminyum, 1027 yıl; Antimuan, 30 yıl; Krom, 143 yıl; Bakır, 61 yıl; Altın, 45 yıl; İndiyum, 13 yıl; Kurşun, 42 yıl; Nikel, 90 yıl; Fosfor, 345 yıl; Platin, 360 yıl; Gümüş, 29 yıl; Tantalyum, 116 yıl; Kalay, 40 yıl; Uranyum, 59 yıl; Çinko, 46 yıl.

1970'lerden sonra değişen bir şeyler oldu. Önce petrol ve sonra metal fiyatlarının artışı farklı gelişmelere neden oldu. Durrant(2007)'a göre, fiyat artışlarının farklı etkileri var. Örneğin, daha az hammadde kullanan üretimlere yönelme, ya da hurda kullanım oranı arttı. Bunun dışında, fiyatı çok artan madenlerin kullanıldığı alanlarda onların yerine başka hammaddelerin kullanılması yoluna gidildi. Durrant, bunun için Zaire ve Kobalt örneğini veriyor. 1978'de Zaire'deki iç sorunlar yüzünden kobalt üretimi yüzde 30 düşünce, dünyadaki fiyatlar jet hızıyla arttı. Bunun üzerine tüketiciler başka çareler buldu: kobalt alaşımlı mıknatısların yerine seramik mıknatıslar, kobaltlı boyaların yerine manganezli boyalar geçti. Bunun üzerine, kobalt fiyatları yeniden düştü.

Hammadde fiyatları yükselince üreticilerin, ya daha verimli üretmeye ya da yeni yataklar bulmaya yöneldikleri de görülüyor.

Görünür bir gelecekte yeraltı kaynaklarının tükeneceği yönündeki öngörüler hep yapıldı. Çare olarak ta, tüketimin sınırlanması, korumacılık, planlama, ve benzeri araçlar önerildi. Kapitalist ekonomi, karar vericiler ve danışmanları elbette böyle kısıtlayıcı yaklaşımlara hiçbir zaman sıcak bakmadılar. Onyıllar geçip te kaynakların halâ tükenmediği, tersine daha uzun süreler yetecek rezervler bulunduğu belirlenince, küresel kapitalizmin ideologlarının da yüreği ferahladı. Bunu, serbest pazarın meziyetlerine bağlayanlar da oldu; kaynakların hiç tükenmeyeceğine inanç bağlayanlar da. Ama, aynı çevrede dünya hegemonyasının ancak kaynak savaşları kazanılarak sağlanabileceğini düşünenlerle de karşılaşılıyor. 

Bunlardan Taylor(1993), serbest pazarın düzenleyici etkisine derin inancı olanlardan. 1980'lerde,  gelecekte fiyatların artacağı yönünde yapılan öngörülerin doğru çıkmadığını ve on yıl içinde bakırın fiyatının öngörülenden yüzde 24, kromun yüzde 40, nikelin yüzde 8, kalayın yüzde 68 ve volframın fiyatının da yüzde 78 daha az olduğunu anımsatıyor.  Manganez ve çinkonun fiyatları bu dönemde düşmüş bile. Bunun gibi, görünür rezervlerin de hep artmış olduğuna dikkati çekiyor, Taylor.

Çoğu metalin rezervlerinin 40 yıl içinde yüzlerce kez artmış olduğu anlaşılıyor. 13 metalin fiyatlarının 1980-90 arasında, sabit fiyatlarla yüzde 31 ucuzladığı görülmekte. Ücretlere endekslendiğinde de bu fiyatların düşmüş olduğu açık. Bütün bunlardan yola çıkan Taylor(1993), 1976'da dünyanın maden gereksiniminin yüzde 95'ini oluşturan beş metalin (demir, aluminyum/boksit, silis, magnezyum ve titanyum)'un "tükenmeyecek"; yüzde 4,85'ini oluşturan yedi başka metalin ise (bakır, çinko, manganez, m, kurşun, nikel ve kalay) "olasılıkla tükenebilir" sayılabileceği sonucuna varmış.

Ama, bu arada Taylor'un değerlendirmesinin 1993 yılında yapıldığı ve metal fiyatlarının 2002 yılına kadar süren düşüşünün, Perraton (2006)'da gösterildiği gibi 2003'ten sonra hızlı bir yükselişe geçtiği de anımsanmaya değer. Belli ki, konu bu kadar yalın değil. Serbest Pazar,bu kez fiyat artışlarının önüne geçebilmiş değil. Düşüşte de, yükselişte de başka düzenleyiciler, başka nedenler var olmalı.

Earl Cook (1976), yeryuvarında maden kaynaklarının gerçek anlamda tükenemeyeceğini, yalnızca çok daha pahalı olacağını, pahalılaştıkça kullanımının azalacağını, "tükenme"nin fiyatın kabul edilemeyecek denli artması anlamına geleceğini düşünüyor.  Cook, bu sonucu çıkarırken, önce 1975'te ekonomik olarak çıkarılabilir en düşük metal derişiminin (cut off grade) yer kabuğundaki ortalama derişimine oranının 2,2 ile 11200 arasında değişiyor oluşuna dikkat çekiyor. Belli ki, alüminyum, demir, titanyum gibi bazı metaller yerkabuğunda göreli olarak azıcık zenginleştiklerinde bile ekonomik olarak işletilebilirken; bir çoğu yüzlerce-binlerce kez zenginleşmediklerinde ekonomik olarak çıkarılabilmeleri söz konusu olamıyor.

Cook'un üzerinde durduğu olgulardan biri de işletmeye konu olan bir yatağın işletme ömrü içinde de tenörünün nasıl azalarak değiştiği. Bunu, porfiri bakır yatakları için Peru'daki Toquepal ve Cuajone madenlerini; Gümüş için Nevada Comstock madenini; demir için Superyor Gölü bölgesi yataklarını; Cıva işletmelerini; vb örnekleyerek açıklıyor. Yazar, 1900'de işletilebilir en düşük bakır tenörü yüzde 3 iken, bunun bugün yüzde 0,35 olduğunu anımsatıyor.

Bill Leamann'ın en son 1997'de güncelleştirdiği web sayfasında, Kessler(1994)'ten özetleyerek alıntıladığı saptamalar da şöyle,

  • Maden kaynakları tüketimi, nüfus artışından daha yüksek ve artan bir hızla artıyor;
  • Tüketim gelişmiş ülkelerde, az gelişmiş ülkelerdekinden çok daha fazla; örneğin, 90'ların başında dünya nüfusunun ancak yüzde 15'ine sahip olan gelişmiş kapitalist ülkeler dünya aluminyum, bakır ve nikel tüketiminin yüzde 70'ini, petrolün yüzde 58'ini, doğal gazın yüzde 47'sini ve kömürün yüzde 37'sini tüketiyordu;
  • Azgelişmiş ülkelerin yaşam standardı artıp, bu da madenlere talebi arttırdığında bu sürdürülebilir olabilecek mi? Belli değil.
  • Daha çok maden çıkardıkça daha büyük çevre sorunları yaratılp, yerel sorunların küresel sonuçları olmnasına neden olunuyor;
  • Hele dünya nüfusu beklenenden çok artarsa hem sınırlı kaynakların bu yaşamı sürdürmeye yetip yetmeyeceği ve hem de dünyanın, bunların çıkarılmasıyla yaratılacak çevre kirliliğini taşıyıp taşıyamayacağı önem kazanacak.

"Lasky İlişkisi" olarak bilinen bir değerlendirmeye göre, bazı cevherlerin rezervleri logaritmik olarak artarken, tenörleri de aritmetik olarak azalıyor. Teknolojik kısıtlardan ötürü hiçbir kaynak sonsuz küçük tenörlerle işletilemeyeceğine göre, çıkarılabilecek kaynağın büyüklüğünün de sınırsız olmadığı sonucuna varılmakta. Bu yüzden de, arama çalışmaları ne kadar arttırılırsa o kadar da bol rezerv bulunabileceği, hiç düşünülmüyor.

Üretilebilir cevher miktarı tartışılırken sık sık "Hubbert Eğrisi" kavramına da başvuruluyor. Buna göre, cevher üretimi önce düzenli bir eğimle yükselmekte, bir doruğa ulaştıktan sonra da aynı eğimle azalmak durumunda.

Yine, zaman içinde tükenebilirliği tartışılan maden kaynaklarının gerçek fiyatlarının sürekli olarak düşüşü de sık sık anımsatılan bir olgu. Bunu, Krautkraemer (2005)'in derlediği veriler güzel örnekliyor. Gerçek fiyatlar salına salına ama düzewnli olarak düşmüş.

Yazar, artan nüfus ve tüketim karşısında insanlığın kaynak yetersizliğine çözümler bulabildiğini; ancak, birer ticari meta olmadıklarından, çevresel kaynakların tükenebilirliğinin belirtilerinin değerilmesinde yetersiz kalındığı sonucuna varıyor.

Tilton(2001) ise, 1990'lardan sonra madenlerin tükenebilirliğine ilişkin tartışmaların farklı bir konuya kaydığını, madenlerin çıkarılması, işlenmesi ve kullanımı sırasında ortaya çıkan çevresel ve toplumsal bedellerin bu sektörün büyümesini kısıtlamaya başladığını belirtiyor. Yeni teknolojiler eskisinden çok daha düşük tenörlü yatakların fiyatlarda bir artışa neden olmadan çıkarılmasını sağlıyor olsa da, topluma yansıtılan çevresel zararlar ve üretici ve tüketicinin yüklenmediği öteki toplumsal maliyetler maden kaynaklarının kullanımını kısıtlar olmuş durumda. Tilton'a göre üreticinin ödediği işçilik, sermaye ve hammadde maloluşları İçsel Maloluşlar'dır. Buna karşı, toplumsal maloluşlar ise Dışsal Maloluşlar'dır ve bunu madenci firmalar ya da metal tüketenler ödemiyor. Bu dışsal maloluşlar incelendiğinde, üretim arttıkça marjinal net yararların azaldığı ve buna karşılık marjinal net maloluşların arttığı ve her iki eğrinin de teğetsel olduğu görülmektedir. Toplum, ürünlerin marjinal maloluşlarını onların fiyatlarına yansıtamadan desteklemek zorunda kalmakta, sübvanse etmektedir. Bu nedenle, bu iki eğrinin kesiştiği optimum noktasını aşan üretim miktarlarında net toplumsal fayda, net maloluşu aşar. Tilton, bu çelişki ve gerilim alanını devletlerin düzenleyebileceğini düşünüyor. Bu konuda uygulanabilecek araçlardan biri, bir İngiliz ekonomisti Arthur Pigou'nun önerdiği Pigovyan Vergisi. Uygun miktarda bir vergi konulursa madencinin üretimini kendiliğinden sınırlayacağı umulmakta. Yaratılan kirliliğin ticaret konusu olmasını sağlayan ABD uygulaması da, Tilton'a çekici geliyor. Hükümetlerin sınırlayıcı kurallar koyup, bunların uygulanışını denetimlerle izlemesi ise en sık karşılaşılan uygulama. Şirketlerin hükümetler üzerindeki etkisi ise, bundan istenen sonuçların alınmasını engelliyor. Tilton'a göre dışsallıklar bir yolla üretici ve tüketiciye aktarılabilse, bu zorlamanın sağlayacağı teknolojik gelişmelerle çevresel ve toplumsal dışsallıklar mutlaka azaltılır.

Bunun sınırlı örneklerinin bulunması Tilton'u umutlandırıyor. Ona göre 50 yıl önce madenciler çevreyi bedava ve tüketilebilir bir varlık olarak kabul etmekteydi. Kükürt dioksit, parçacıklar ve yakıtlardan salınan başka kirleticiler serbestçe havaya salınırdı. Ancak, son onyıllarda getirilen kısıtlamalar ve ek maloluşlar şirketlerin davranışını değiştirdi. Tilton'a göre geçen süre içinde madencilerin birim üretim başına çevre maloluşları azaldı! Örneğin Kanada'daki aluminyum işletmelerinin üretiminin 1,1 milyon ton'dan 2,2 milyon ton'a arttığı 1872-1995 aralığında, salınan PAH'lar 3.500 ton/yıldan 500 ton'a; Fluor 10.000 ton'dan 2.700 ton'a; ve parçacıklar 27.000 ton'dan 9.000 ton'a azaldı. Şili'deki Chuquichamata Bakır Fabrikası'nda 1980-1999 arasında kirliliğe karşı alınan önlemler için yapılan eklenik yatırım 630 milyon USD'na ulaşırken, tutulabilen arseniğin oranı yüzde 37'den yüzde 83'e ve tutulabilen SO2'in oranı da yüzde 0'dan yüzde 80 çıkmıştı. Tilton varsaydığı gelişmeye, artık bakır işletmelerinin dörtte birinde, geleneksel smelterler yerine hidrometalurjik yöntemlerin, çözeltiyle ayırıp elektro kazanım teknolojisinin kullanılıyor oluşunu da örnek veriyor.

Tilton'un çözümlemelerinde ağırlaşan çevre maloluşlarına karşı yeni teknolojiler kullanılarak çevre etkilerinin de azaltıldığı kabulü var; ama, bunun dünyaya nasıl dağıtıldığı yok. Küreselleşen madencilik sermayesi artık merkez ülkelerdeki kısıtları aşabilmek için, daha gevşek ve daha vurdumduymaz görünen, ya da o duruma zorlanan azgelişmiş ülkelere kayıyor. Çevresel maliyetler orada eskisinden de yüksek; ama, bunlar şirketlerce içselleştirilmek zorunda değil, halen dışsal ve fark edilemeyen maloluşlar durumunda. Tilton'un üzerinde durmadığı bir başka şey de, çevresel etkilerin yalnızca cevher kavurma tesislerinden değil, artık yaygınlaşan açık havada kimyasal liç alanlarından da; hacimleri devasa biçimde artan kazı ve atık yığınlarından da; tüketilen su kaynaklarından da; vb kaynaklandığı. Bu alanlardaki, hele büyük bölümü az gelişmiş ülkelere kayan işletmelerdeki dışsallıklara değinmeden geçiyor, Tilton.

Tilton'un başka bir yazısında 1970'lerin başında gerilemeye başlayan ABD bakır madenciliğinin nasıl toparlandığı inceleniyor. 1970-1993 arasında bütün dünyada sabitleştirilmiş bakır fiyatları da, maloluşları da önce hızlı ve sonra yavaşça düştüğünde ABD'ndeki bakır madenciliği üretiminin önce 1985'e kadar düşüp sonra sonra arttığını, ABD'nin dünya bakır üretimi içindeki payının da aynı eğilimi izlediğini; maliyetlerin sürekli azaldığını ve düşen fiyatların 1985'ten sonra arttığını ortaya koyuyor. Bu arada, işçi ücretlerinin artmayışı, yan ürün gelirlerinin artışı, işçi başına artan üretkenlik ve durumu kurtarmak için önce en kaliteli yatakların işletilmiş olmasını ana nedenler olarak değerlendiren Tilton ve Landsberg bu yüzden kalan rezervlerin ortalama tenörünün düşmüş olduğuna da dikkati çekiyor. Bunun daha fazla kazı, daha çok atık anlamına gelişine değinmeyen(!) yazarlar, bu süre içinde kapanan çok sayıda işletmeden işsiz kalanların kayıplarının da geçici olduğunu söyleyip geçiyorlar.

Buna karşılık, Parry (1997)'nin yaptığı çok değişkenli istatistik analiz 1970'lerde üretkenliğin düzenli biçimde düştüğünü, izleyen 15 yıl içinde ise bu düşüşün düzeldiğini ortaya koyuyor ve yazara göre üretkenlikteki düşüş ve yükseliş, teknolojik gelişmelerden çok ürün fiyatlarındaki yükseliş dönemlerinde daha az verimli işletmelerin devreye girmesi ve düşüş dönemlerinde de işletmelerin üretkenliklerini arttırmaya uğraşmalarından kaynaklanmaktadır. Parry'nin saptaması, asıl düzenleyici (bunu ortalığı karıştrıcı olarak ta okuyabilirsiniz) etkenin metal pazarındaki değişimler olduğunu ortaya koyuyor. Bunun baş aktörü olan Londra Metal Borsası'nın işleyişine bakmak ise, dünyanın kimlerin elinde olduğunu ortaya koymaya yetiyor.

Bu uzun hazırlıktan sonra artık madencilikte neyin değiştiğine bakmanın zamanı geldi.

Endüstrinin görüşlerini dillendiren ve yıllar süren ciddi çalışmalarla sonuçlanan bir projenin vardığı sonuç, her türlü etken göz önüne alındığında dünyada bugün kullandığımız bir çok madenin 50 yıl kadar sonra ekonomik olarak çıkarılabilirliğin sınırlarına ulaşacağı ve kıtlaşacağı. Bu proje raporu bakırı yine iyi bir örnek olarak inceliyor. 2000'lerin başında dünyada çıkarılan ortalama bakır tenörü yüzde 0,8'di. Başka koşulların eşit olduğu durumlarda işletmeciler önce en zengin yatakları ya da yatakların en zengin bölümlerini çıkarmaya yöneldiğinden bu oranın zaman içinde daha da düşeceği belirtiliyor. Yerbilimcilere göre yüzde 0,1-0,01 oranı, madenciliğin aşamayacağı bir "mineralojik sınır" olacak. Bugünkü ABD tüketimini fazla zengin olmayan cevherlerden bugünkü teknolojiyle elde edebilmek için tüketilecek suyun ise, Mississippi Irmağı'nın beş yılda akıttığı su kadar olacağı hesaplanıyor.

Çalışma, kaynakların kıtlaşmasının temel nedenlerinin,

Düşük tenörlü cevherlerin işlenmesinde birim ürün için kullanılacak enerjinin bulunabilmesi ya da bu enerjinin kullanılmasının çevresel etkilerine katlanılabilmesi;

Düşük tenörlü cevherlerin işlenmesinde kullanılacak daha çok suyun bulunabilmesi ya da bu aşırı su tüketimine razı olunabilmesi;

Toplumların var olan arazileri, yaban yaşam, biyoçeşitliliğin korunması, kültürel varlıklar, tarım ya da besin güvenliği gibi nedenlerle kullanmayı, madencilik için kullanmaya yeğlemeleri;

Madenciliğin olumsuz etkilerine toplumsal hoşgörünün azalışı;

Tüketim biçiminin değişimi;

Maden ürün ya da yan ürünlerinin hava, su, toprak ve bitkilerde birikimine karşı ekosistemin sınırları olduğu sonucuna varıyor.

Evet, madencilikte 1970'ten bu yana önemli değişiklikler oldu. Bu değişimin hızlanacağı da açık. Değişenler şunlar,

  • Eskisine kıyasla çok daha geniş araziler kullanılıyor, toprak, bitki örtüsü, orman ve canlı yaşamına zarar veriliyor
  • Üretim üssel olarak artıyor
  • Artık işletmelerin çoğunluğu açık ocak madenciliği yapıyor
  • Çok büyük hacimlerde kazılar yapılıyor, örtü kaya ve pasa yığınları devasa oluyor
  • Açık havada kimyasal işlemlerden kalan zararlı atıklar devasa hacimler oluşturuyor
  • Artık çok büyük miktarlarda su tüketiliyor
  • Çok büyük miktarlarda enerji ya da yakıt tüketiliyor
  • Kükürtlü mineral içeren pasa ve atıklarda asit maden drenajı oluşumu eskileriyle kıyaslanamayacak kadar arttı
  • Çevreye salınan tozlar çok büyük miktarlara ulaştı
  • Yüzey ve yeraltı sularının kirlenmesi çok yayıldı

Bunlar, gerek MMSD(2002) ve gerekse tipik bir madenci ülke olarak Avustralya'daki madenciliğin sürdürülebilirliğini tartışan Mudd(2007)'ın çalışmasında vurgulanan dönüşümler.

Mudd, sürekli düşen tenörlerle yapılan işletmelerin zaten artan metal üretimi sırasında birim metal üretimi için giderek artan büyüklükte kazılar ve atıklar doğurduğunu gösteriyor.

Pek çok cevher türünün işletilen tenörü düzenli olarak azalmış ve bu azalışın süreceği anlaşılıyor. Bunun nedeni, önce yüksek tenörlü cevhelerin keşfedilmesi, zaman içinde daha düşük tenörlü cevherlerin keşfedilmesi ve gelişen teknolojiden yararlanılarak daha düşük tenörlerin de ilgi çekmesi. Bu düşüş demir ve boksitte pek belirgin değil.

Bundan ötürü maden işletmelerinin boyutları artıyor. Örneğin, 1870'te ortalama bir bakır madeninin yıllık üretimi 9.000-14.200 ton arasında iken; bu değer, 1990'da 10.000-200.000 ton bakır arasına yükselmiş durumda.

Pasa ve atık kaya miktarları hzla artmış ve çoğu durumda çıkarılan cevheri aşar durumdadr. Bu durum özellikle altın, bakır ve linyitte çok çarpıcı. Hele cevher kükürtlü ise bundan ötürü gelecekte çok büyük asit maden drenajı sakıncası ortaya çıkacak.

Buna koşut olarak üretim de sürekli olarak artıyor ve artan üretimle birlikte giderek daha kompleks cevheler, işleme teknolojisi daha güç cevherler ve daha kirletici cevherler devreye giriyor.

Uzun erimde yeraltı kaynaklarının gerçek fiyatları sürekli düşerken ve üretim sürekli yükselirken, tersine değişen başka parametreler de var. Örneğin, S.Lewis'ten aktaran Blain (2000)'e göre madencilik makineleri, inşaat mal oluşları ve ilk yatırım giderleri sürekli olarak artıyor.

Yine artan yatırım mal oluşları ve azalan fiyat eğilimlerinden ötürü ekonomikliğin yitirildiği eğri sürekli olarak daha zor bir yere doğru kaymakta. Burada, Blain(2000)'de Mac Ilroy (1999)'un doktora tezinden alıntılanarak kazanılabilir rezerv ve alınabilir tenör ilişkisi sergilenmekte. Buna göre rezerv büyüdükçe tenör azalıyor. Net bugünkü değer, ancak çok büyük rezervli ve yüksek tenörlü yatakların uzun sürede yarışabileceğini gösteriyyor.

Küresel kapitalist madenciliğin sürdürülebilirliği gittikçe güçleşiyor. Bundan böyle, büyük ve yüksek tenörlü yataklar bulunması gerekli. Buluşlar ise gittikçe azalıyor. Üstelik, bulunan yatakların değerinde de bir düşüş var. Blair (2000)'de görülebileceği gibi gerek bütün buluşlar ve gerekse yalnızca bulunan büyük yatakların yıllara göre dağılımı sayıca olduğu gibi, değerce de bir düşüş olduğu açık.

Sürdürülebilirliği güçleştiren bir başka dışsallık ta, dünyayı artık yaşanmaz duruma getirmekte olduğu görülen ekolojik bunalım. Yalnızca sera gazlarını 1990 düzeyinde tutmayı hedefleyip küresel kapitalizm ve özellikle de ABD tarafından engellenmekte olan Kyoto Protokolü'nün tam anlamıyla uygulanması durumunda bile madencilik için karbon salgısından ötürü önemli cezalar gelebilecek. Örneğin, 1 ton CO2 salınması karşılığında 10 USD ceza verildiğinde Alümina fiyatlarının yüzde 21, Alüminyum'un yüzde 16, Kirecin yüzde 20, Magnezyum'un yüzde 16, Amonya'nın ve Çimento'nun yüzde 11'er artması kaçınılmaz.

Ayrı ayrı cevherlere bakıldığında(Mudd, 2007) bakırın tenörünün 19. Yüzyılda yüzde 15'ler dolayında iken, 1930'lara kadar yüzde 4 dolayında ve  yakınlarda da yüzde 2 dolayında değiştiği;  üretim 1950'lere kadar yılda 1-2 milyon ton iken, 1993'te 17-18 milyon tona ve bugün 90 milyon tona çıktığı; atık miktarının ise  yılda 3-4 milyon dolayında seyrederken, 1993'ten sonra 140-150 milyon tona çıktığı görülmekte.

Altın söz konusu olduğunda da resim buna benzer.

Nikel madenciliğinin değişim resmi de bunlarla hemen hemen aynı.

Çıkarılan Kurşun ve Çinko tenörü de zamanla açıkça azalırken üretimleri artıyor. Buradaki fark, değişimlerin altın ve bakırdaki kadar büyük olmayışı ve üretim artışının da biraz daha erken, 1960-70 arasında oluşudur. Demir, Boksit ve Manganezin üretimlerinin artışı da 1960'lı yıllarda başlamaktadır.

Mudd'da yeralan bilgilere göre, örneğin Batı Avustralya'da 2003 yılı sonuna değin madencilikten zarar gören alanların toplamı 165.040 hektar iken, bunun ancak 36,952 hektarı yeniden iyileştirilmiş ve 25.123 hektarı da yeniden bitkilendirilebilmiş. Quinsland'da madencilikten zarar görmüş ve iyileştirilebilmiş alanların yıllara göre eklenik miktarıının değişimi de, aşağıdaki grafikte gösterildiği gibi iyileştirilememiş alanların zaman içinde azalmadığını ortaya koyuyor.

Avustralya, dünyada madenciliğin değişiminin tipik örneklerini sunuyor. Mudd (2007)'nin Avustralya için saptadıkları dünyanın bütünü için de geçerli. Giderek azalan tenörlü yataklar, büyük kazılar, artan atıklar, büyük arazi tahribatları, aşırı enerji ve su tüketimiyle yapılıyor.

Bunlara eşlik eden çok önemli bir başka gelişme, bazı madenlerin giderek artan oranda açık havada kimyasal maddelerle yıkanarak işlenmesi. Altın ve gümüşün siyanürle, bakırın asitle, nikel ve kobaltın sülfürik asit ile liçi, yıkanması yeni ve giderek başatlaşan teknolojiler.

Atık yığınları, depoları ya da barajlarında karşlaşılan sonu gelmeyen kazalar, alınan mühendislik önlemlerinin saçılmayı önlemede yeterince güvenli olmadığını sayısız kere ortaya koydu. Ama kazalar olmadan da bu işletmelerden çevreye sürekli olarak, çevre ve insan sağlığına zarar veren toz, gaz ve sıvılar salınmakta. Örneğin kullanılan siyanürün yüzde 30 kadarı gazlaşarak havaya karışırken, kalanı da atıkların içinde kalmakta. Yüzey ve yeraltı sularına ağır metaller salınmakta. Çevredeki yeraltı sularında özellikle arseniğin artması kanser olaylarının artışlarına neden olmakta.

Cook (19756)'da, bugün bir ton rafine bakır elde edilebilmesi için 300 ton cevherin kazılıp çıkarılması, taşınması, ve öğütülmesi gerektiği; bir o kadar kayanın kazılıp pasa olarak depolanması gerektiği; bunun için de, 26000 kW/saat enerji tüketildiği belirtiliyor. Yazarın benzetmesi ile, 1 ton bakır metali elde edilebilmesi için 4 ton Wyoming kömürü yakmak gerektiği hesaplanıyor.

MMSD (2002) Raporu, AB ve bazı seçilmiş büyük madenci ülkelerde madencilik ve maden endüstrilerinin tükettiği elektriğin toplam tüketime oranına bakıldığında, Japonya dışındaki ülkelerde en büyük tüketim payını demir dışı metal madenciliği alıyor ve bu oran yüzde 32'yi buluyor. Çalışma, en büyük elektrik tüketiminin siyanürle liç öncesi yapılan öğütmede, flotasyon değirmenlerinde ve açık ocak kazılarında olduğunu ortaya koyuyor. OECD ülkelerinde madencilik ve taş ocaklarında 1998 yılında tüketilen elektrik enerjisinin (104.000 GW/saat) demiryollarında tüketilenden (89.000 GW/saat) fazla olduğu; ve yalnızca beş maden türü için tüketilen dizel yakıtının (11,3 milyon ton) taşımacılıkta tüketilen toplam dizel yakıtın yüzde 4'üne ulaştığı da, çarpıcı gerçekler. Genel olarak dünya enerji tüketiminin yüzde 4-7'sinin madencilik sektöründe olduğu ileri sürülmekte.

Ülkemizde de bunun örnekleri yaşanmaya başlandı.

Örneğin, sıradan bir işletme sayılabilecek ve 15 yılda 100 ton kadar altın çıkarılabilecek olan Uşak Kışladağ altın işletmesinde 1 km çapında ve 400 m derinliğinde bir kazı çukuru oluşacak. Bu sırada 240 milyon ton kaya çıkarılacak, 110 milyon tonu pasa ve 130 milyon tonu da siyanürle işlem görmüş olan öğütülmüş cevher atık yığını olarak kalacak. İşletme süresince 40.000 ton siyanür tüketilecek. Su tüketimi, sürekli olarak 7.000 ton/gün olacak.

Bunun gibi, Turgutlu Çaldağ'daki nikel işletmesinde de 1.300 hektar alan kullanılacak; 40 milyon ton dolayında cevher kazılıp açık havada sülfürik asitle yıkanacak ve kimyasallarla işlenmiş öğütülmüş atıklar araziya bırakılacak; ayrca, 151 milyon ton da kazı artığı pasa yığınları halinde arazide bırakılacak. Yılda 1.100.000 ton sülfürik asit tüketilecek ve bunun yüzde 10 kadarı sis olarak havaya saçılacak. Onca yıl sürekli günde 12.000 ton su tüketilecek.

Madenciliğin sorunları olduğu ve sürdürülebilirliğinin tartışıldığı açık. Ancak, burada ağırlık taşıyan sorunların bütün madenler için, madenciliğin bütünü için geçerli olmadığının unutulmaması gerekli.

Buraya kadar sıralanan sorunların hemen hiç biri ne doğal taş madenciliği, ne endüstriyel hammaddeler, ne oksitli metal cevherleri, ne krom, ne demir, ne manganez için geçerli değil. Yazının başlarında değinildiği gibi, bugün işletilen madenlerdeki ortalama altın tenörü (milyonda) 3,5 ppm; gümüş tenörü 100 ppm; molibden ve cıva tenörü 1.000 ppm; bakırın ve kalayın 3.500 ppm; çinkonun 5.000 ppm. Bu cevherlerden 1 ton metal elde edilebilmesi için yüzbinler, milyonlarca ton kayanın kazılıp işlem görmesi gerek. Öte yandan krom için geçerli ortalama tenör (230.000 ppm)  yüzde 23; kömür için yüzde 10; manganez için yüzde 25; titanyum için yüzde 10; demir için yüzde 20; aluminyum için yüzde 18,5. Bu metal cevherleri için ötekilerle kıyaslandığında çok daha düşük miktarlarda kazı yapılıp atık üretilecek. Bu sonuncular kükürtlü de değil. Başka ağır metallerle pek bir arada bulunmuyor.

Kurşun cevherlerinden metal elde edilene kadar uygulanması gereken ortalama zenginleştirme, yaklaşık olarak 5 kat; bu oran, alüminyum'da 1, bakırda 95, demirde yüzde 50, çinkoda 10 kat ve altında yaklaşık olarak bir milyon kat mertebesinde. Dünyada yılda ortalama yüzde 1 tenörlü 6,5 milyon ton bakır çıkarılıp yüzde 25 konsantre tenöre zenginleştirildiğinde yaklaşık 156 milyon ton fiziksel zenginleştirme atığı bırakılıyor. Yılda ortalama yüzde 5 ekonomik tenörlü 4 milyon ton çinko çıkarılıp yüzde 45 tenöre konsantre edilmekte ve dünyada yılda 29,3 milyon ton fiziksel zenginleştirme atığı bırakılıyor, çevreye. Dünyada yılda, 2 milyon ton kurşun üretilip yılda 10 milyon ton fiziksel zenginleştirme atığı ve 16 milyon ton alüminyum çıkarılıp çevreye yalnızca 5 milyon ton atık bırakılıyor. Yılda 730 milyon ton demir çıkarılıyor, dünyada; ve zenginleştirme atığı olmuyor. Bunlara karşı, dünya madenciliğinin ağırlıklı ve akıldışı biçimde yöneltildiği altın işletmelerinde, dünyada yılda 0,0025 milyon ton metal için 500-2500 milyon ton, fiziksel zenginleştirme de değil, kimyasal işlem atığı bırakılıyor yeryüzüne; özellikle de, azgelişmiş ülke topraklarına.

Özellikle, daha düşük tenörlü cevherlerin, daha büyük işletmelerle, daha gelişmiş teknolojilerle üretilmeye başlandığı son otuz yılda bu tür çevre sorunları sıklaşarak, büyüyerek ve sonuçları daha iyi araştırılıp anlaşılarak yaşandı. Dün birbirine çok yakın koşullarda madenciliği yapılan bu farklı cevherlerin bir bölümünün madenciliği artık çok farklı koşullarda, çok farklı ölçeklerde ve çok farklı teknolojilerle yapılıyor. Elbette bu yeni madenciliğe yönelik tepkiler ve kısıtlamalar da yükseliyor. Gelişmiş kapitalist ülkeler doğal sermayelerini, çevre ve insan sağlığını korumak için ne kadar kısıtlama getiriyorsa, bunun maloluşunu ne kadar arttırıyorsa, bu işletmelerin az gelişmiş ülkelere kayışı da hızlanyor.

Şimdi dünyada maden arama ve geliştirme harcamaların yüzde 60'ı altın için, kalanın büyük bölümü de öteki düşük tenörlü, sorunlu metaller için yapılıyor. Bunun da dörtte üçü de az gelişmiş ülkelerde harcanıyor.

Artık dünyada madencilik eskisinden çok farklı. Madencilik artık bütüncül, birörnek değil.

İki farklı madencilik var.

Birinin katlanılamaz dışsallıkları var. Çevresel ve toplumsal maloluşu çok yüksek. Atıkları, su ve enerji tüketimi, zarar verdiği alanlar çok büyük. Ama, yapıldığı ülkedeki katma değeri, yarattığı istihdam ve kamusal kazançlar yok denecek denli az. Bu madencilik, az gelişmiş ülkelere kaydırılıyor. Bunlardan biri de Türkiye. Trona ve mermerciliği bir yana bırakırsanız ülkemizdeki yabancı madencilerin ilgisi yalnızca altın-gümüş-nikel-kobalt-bakır-molibdene kısıtlı.

Öteki madencilik ise daha fazla katma değer ve istihdam yaratıyor, çevresel etkileri çok sınırlı. Kazı ve atıkları katlanılamaz boyutlarda değil.

Bunlar aynı kefeye konamaz.

İlkine hep tepkiler olacak. Küresel emperyalizmin talanına ve yarattığı yıkıma karşı savaşılacak. Ve bunlar madenciliğe karşı değil; altın, bakır, nikel, molibden işletmeciliğine karşı sürecek. Ne kadar hedef saptırılırsa saptırılsın, ne kadar laf ebeliği yapılırsa yapılsın, bu gerçek gizlenemeyecek.

yazici   mail