Bazı liberal kalemler Başbakan Erdoğan'ın tarihsel bir fırsatı kaçırdığını yazıyorlar. Kapatma davası ile sıkışan AKP'nin, 1 Mayıs'ı tatil ilan edip Taksim'i kutlamalara açması durumunda birçok açıdan rahatlayacağını, demokratikleşme konusunda samimi olduğunu göstereceğini, Avrupa Birliği ile ilişkiler açısından yeni bir hamle yapmış olacağını ileri sürüyorlar.
Oysa Erdoğan ne yaptı? "Emek ve Dayanışma Günü" ilan etti, Taksim'de gösteri düzenlenemeyeceğini ileri sürdü ve 2008 1 Mayısı'na damga vuran "ayaklar baş olursa" sözünü sarf etti.
Başka birçok liberal gibi, Cengiz Çandar da AKP yönetiminin sinirlerinin yıprandığını ve hata yapmaya sürüklendiğini düşünenlerden. "Kimyaları bozuldu" dediği parti yönetiminin 1 Mayıs konusunda "hayal kırıklığı" yarattığını kabul ediyor.
Tayyip Erdoğan'ın çabuk sinirlendiği açık. Ağzından çıkanı kulağının duymadığı da... Ancak ayaklar başlar meselesinin bir gaftan ibaret olduğunu, Erdoğan'ın yıpranan sinirlerinin onu saçmalamaya ittiğini söylemek AKP'nin liberal dostlarının durumu kurtarmak için bulduğu formülden başka bir şey değildir.
AKP yönetiminin davranışlarını açıklamak için doğrudan sınıfsal kavramlara gereksinim vardır. Psikoloji yetmez, "vah vah şu aralar çok gergin garibim, kapatma davası asabi yaptı Recep kardeşimizi" açıklaması AKP apolojistlerinin sığınağıdır. "Kendine demokrat" eleştirisi de solun ağzına yakışmamaktadır. AKP'nin demokrasi ve demokratikleşmeyi kendine yonttuğunu, türban ve benzeri konularda "özgürlük" savunucusu kesildiğini ama sıra özgürlük alanını başka yönlerden geliştirmeye geldiğinde çark ettiğini ileri sürenlere kalırsa AKP'nin memleketi gericileştirmeye dönük operasyonunun kusuru demokratikleşmenin çok boyutlu olarak ele alınmaması. Türban kadar 301'de duyarlı olsa, İmam Hatip mezunlarının önünün açılması kadar 1 Mayıs'ın tatil olmasıyla ilgilense kendi içinde tutarlı olacak ve kocaman bir aferini hak edecek. Örnek olsun ben Ufuk Uras'ın son konuşmasından bunu anladım.
Lakin bu demokrasi balonunu fazla üflemeye gelmez, her an patlayabilir, bizden söylemesi...
Erdoğan'ın 1 Mayıs konusundaki yaklaşımı ne asabiyetten, ne de demokrasi kültüründeki eksiklikten kaynaklanmaktadır.
Ayaklar baş olursa lafının ve yasakçı zihniyetin arkasında açık bir sınıf kini yatmaktadır bir, gerici ideolojinin koşullanmaları başka türlü davranmasına izin vermemektedir iki...
Erdoğan'ın AKP grubunda yaptığı konuşmadan hemen sonra TKP tarafından yapılan açıklamada, 1 Mayıs konusunun görüşüldüğü bakanlar kurulunda "bunlara yüz vermeye gelmez", "şımarırlar" türünden değerlendirmelerin yapılmış olabileceğine işaret ediliyordu. AKP piyasa faşizmini savunan bir partidir, yönetim kademelerinde hakimiyet piyasanın alabildiğine özgürleşmesinde çıkarı olan sermayedarlardadır. Ekonomi ve siyaset arasındaki ilişki doğrudanlaştıkça, sınıf tavrı inceliklerini yitirir. Bu açıdan bakanlar kurulunu bir şirketin yönetim kurulundan ayırmak pek kolay değildir. Türkiye Cumhuriyeti'nin bugünkü kabinesi sekiz-dokuz sektöre yayılmış orta ölçekli bir holdingtir ve bu holding büyük bir iştahla yeni alanlara yönelmektedir.
Dolayısıyla, esas olan AKP'nin "demokrasiyi kendine yontması" değil, sınıfsal aidiyet açısından her tür dolayımdan kurtulması ve "ekonominin gerekleri"ni yerine getirmesidir. Sosyal güvenlik konusunda Türk-İş'in başındaki kardeşlerini bile küstüren, ona durumu kurtaracak küçük hediyeler vermekten dahi geri duran AKP "işçi düşmanı" sözünün hakkını fazlasıyla vermektedir.
Hal buyken AKP'yi "demokrasi" konusunda sıkıştırmak elbette liberallerin işine gelmektedir. Çandar'a, Belge'ye "hata yaptılar" dedirten, Erdoğan'ın işçi sınıfına bu kadar saldırırken 1 Mayıs manevrası ile durumu kurtarmaya çalışmamasından duyulan hayal kırıklığıdır.
AKP bunu yapabilir miydi?
Yapsaydı asıl bu gaf olurdu...
Liberallerin, onların soldaki uzantılarının 1 Mayıs mitingini "demokrasi şöleni"ne çevirecek güçleri yok. Hükümet "alın size tatil, alın size Taksim" deseydi dahi, 1 Mayıs 2008'e AKP karşıtlığı damga vuracaktı. AKP sermaye sezgisiyle bunun kokusunu alır, kime düşmanca davranacağını bilir.
Demokrasi kültüründeki çarpıklık değil, sınıf tavrı!
Ve de gericilik...
Erdoğan dinci ideolojinin gereklerini yerine getiriyor. İnsanlar arası eşitsizliğin meşru görüldüğü bir ideolojinin belirlenimi altındaki bir siyasetçiden başka ne bekleyeceksiniz? İktidarın kaynağını tanrı olarak gören bir zihniyet doğal olarak hiyerarşiyi de kutsallaştıracak ve başlarla ayaklar arasındaki ayrıma büyük bir değer verecek. AKP'nin burjuvazi açısından tılsımı burdadır: İslamcılığın başka ülkelerde baş ağrıtan özelliklerini sivriltmeden emekçi kitleleri "ayak" olmaya razı etmesi...
Ayakların kaderinin baş tarafından belirlendiğinin gizlenmesinin zorlukları ve bunun için ödenen bedel, sermaye sınıfı adına AKP tarafından ortadan kaldırılmıştır.
Çoban tartışmasının bu kadar uzamasının nedeni, iddia edildiği gibi kemalizmin elitizmden vazgeçmek istememesinden çok, AKP'nin gerici ideolojiler sayesinde halkı kendi kendine düşman kılması ve bunun yarattığı dayanılmaz çürümedir.
Türkiye Komünist Partisi 22 Temmuz seçimlerinde "sürüden ayrılma zamanı" derken buna işaret ediyordu ve "elitizm" suçlamasından korktuğundan bunu dile getirirken yeterince cesur davranamamıştı. Oysa bugün en büyük halkçılık, halkın zalimlere verdiği manevi ve dünyevi onayla hesaplaşmaktır.
Tayyip Erdoğan'ın "ayakların baş olduğu yerde kıyamet kopar" sözüne tepki bir bilinçli işçilerden, iki devrimcilerden, üç "bu kadar açık edilir mi" diye kaygılanan liboşlardan gelmiştir. Halkın büyük çoğunluğunun başbakana hak vermesidir sorunumuz.
Ve inatla, sabırla, mücadeleyle değiştirmek...
|
Gaf mı, sınıf kini mi? Kemal Okuyan |
|
İlk ve son milli eğitim bakanları Rıfat Okçabol |
![]() | MGK'dan Barzani'ye selam |
![]() | KKE anti-komünist saldırıya 'dur' dedi |
![]() | Tayyip'e işçi protestosu: 12 gözaltı |
![]() | Önce patronlar sonra medya 'çıkarması' |
![]() | Küba, ABD müdahalesine pabuç bırakmıyor |